“Dünya geçici ve
değişkendir.” Platon
Tüm yorgunluğuna rağmen başını kararlı bir şekilde yastıktan kaldırdı, gözlerini
açmakta zorlanıyordu. Ağzı kurumuş, yapış yapış olmuştu. Yutkundu. Boğazı
acıdı. Ağzında pas tadı vardı, istemsizce öksürmesine neden oldu bu durum, ardından bir daha öksürdü. Su içse çok rahatlayacağını düşündü. Son
takaati ve dikkatiyle bir çırpıda çıktı o soru ağzından:
-
Nereye gidiyorsun?
Soru gayet açıktı aslında. Ama nedense anlamamış gibi
anlamsızca yüzüne baktı. Düşünüyordu. Ne diyebilirdi ki? Seni sevmiyorum
deseydi, anlayacak mıydı peki? Bu soruyu sorduğuna göre, hayır!
-
İşim var.
Susuzluk şimdiden dayanılmaz bir hal almaya başlamıştı, ama
şuan hiç de sırası değildi. Biraz daha sabretmesi gerekliydi.
-
Ne işi bu saatte?
Neden erkekler anlamamakta bu kadar ısrarcı olurlardı ki
sanki? Neden? Neden izin vermiyordu öylece çekip gitmesine, öylece gelip
sevişiyordu ya işte onunla, neden şimdi öylece çekip gidemiyordu? Neden her şey
onun istediği gibi olmak zorundaydı ki?
-
Yarın erken kalkmam gerekiyor.
Tek bir kelime daha söyleyemeyecekti eğer biraz daha su
içmezse, dili buna izin vermeyecekti çünkü. Suyu aradı gözü hızlıca, karşı
masadaki bardağın içinde biraz kalmıştı. Hızlıca doğruldu yerinden, bir
çırpıda içti, yetmemişti ama kısa süre için işini görecekti.
-
Burada da kalabilirsin, biliyorsun.
Oradan bakınca, aptal gibi mi görünüyordu acaba? Burada
kalabilirsin-miş! Sanki ben neyi yapıp yapamayacağımı bilmiyorum, diye geçirdi
içinden. Her şeye illa o karar verecekti, erkekti ya! - Akşam dışarıda
buluşalım hayatım! - Bugün balık yiyelim
aşkım! -Şunu yapalım aşkım bunu izleyelim tatlım. Sanki zaten, bunların hepsi
olacaktı da kendisi tesadüfen orada bulunuyordu. O olmasa da olacaktı her şey!
-
Yarın önemli bir toplantım var, duş alıp
yatacağım, hem temiz eşyam yok burada.
Gözü odanın içerisinde suyu arıyordu hala, mutfağa da gitmek
istemiyordu. Geri yatağın üzerinde oturdu, elindeki bardağa baktı, dibinde bir
damla daha kalmıştı. Bardağın ucuna kadar gelmesini bekledi, sonra dilini
çıkardı ve onu büyük bir iştahla yaladı. Geri masaya gitmeye üşendi, yatağının
yanına, yere koydu.
-
Neden şimdi söylüyorsun toplantın olduğunu? Sende
buluşurduk o halde.
“İnsanlar bazen gerçekten de tarif edilemeyecek kadar ‘aptal’
olabiliyorlar”, diye geçirdi içinden. Onun ne hissettiğini, ne istediğini
anlamıyordu ya da anlamak istemiyordu. Hem ne önemi vardı ki şimdi söylemesinin? İstese şimdi de
gelebilirdi pekâlâ. Hayatı sadece gösterişti. Yine caka satıyordu işte. “ Sen
de buluşurmuş-muş”
-
“Şimdi hatırladım, üzgünüm.” Dedi umarsızca. Yorulmuştu artık öylece ayakta beklemekten, huzursuzluğunu belli etmemek
için çok çabalıyordu, ama bu çaba onu daha çok yormuştu.
Aslında biraz düşününce çok uzun zamandır su içmediğini hatırladı,
sahi ya en son ne zaman su içmişti? Düşündü ve hatırlamakta zorlandı. Acaba,
bugün hiç su içmemiş olabilir miydi? Odanın sıcaklığı ve az önce
yaşadıkları onu daha da susatmıştı. Daha fazla dayanamayacağını hissetti,
bardağı kaptığı gibi yerinden fırladı, mutafa doğru ilerlerken, ona baktı.
Ağlıyordu. Birden durakladı:
-
Ha- hayatım, neyin var neden ağlıyorsun?
En başından beri sorması gereken soru buydu işte, “- neyin
var?” içinden ona o kadar kötü sövüp döküyordu ki! Elindeki bardağı alıp
kafasına geçirmek istedi, suratından aşağıya doğru kanlar aktığını hayal etti bir
an, rahatlamıştı. Ağzı burnu kan içerisinde onu öyle hayal etmek, rahatlatmıştı.
Bir an bu aptal haline güldü. Evet, ağlarken gülmeye başladı. Onun suratının
dağılmış olması hayali onu rahatlatıyordu çünkü. Birden sustu. Nasılsa hiçbir
zaman anlamamıştı onu. Ağlamıyordu da artık. Gözlerini sildi. Usulca fısıldadı:
-
hamileyim!