4 Nisan 2023 Salı

Ahlakı Soykütüğü Aramak Üzerine

    Ahlakın kökeni ve değerlerin doğasını saptamak sanırım insan hayatının en zor uğraşlarından birisi olmuştur. Herakles'in 12 zorlu görevi gibi adeta sürekli bu yolda sınanmış ve bir o kadar da ağır mağlubiyetler almıştır insanlık. Nietzsche ahlakı "güçlü ve zayıf" arasındaki mücadele olarak tanımlar. (Ahlakın Soykütüğü Üstüne, Say Yayınları, Çev: Ahmet İnam). 

İnsan doğasında bulunan "doğal mücadele" durumu toplumsal yapılar ve kurallar aracılığıyla baskılanır. Toplum tarafından kabul edilen "ahlaki değerler" oluşturur ve "keyfi değerler" insanın hayatında ciddi bir bagaj oluşturur. Ahlaki değerlerin yarattığı bu toplumsal düzen, insanın yaratıcılığının önündeki en büyük engeldir. Özgün düşünmesine izin vermez insanın. Böylece "özgür birey" olma yolunda en büyük yarasını almıştır insanlık. 

Erkin koyduğu kurallar kendi diasporasını ve statükosunu korumak amacıyladır. Gelenekler, adetler, örfler gibi dogma düşüncelere dayanan sistemler erkin gücünü tahsis etmek ve otoritesini daimi kılmak için birer araçtır. İnsan zayıf bir varlıktır. En büyük zaafı da şüphesiz "sosyal bir varlık" olmasından kaynaklanmaktadır. Daimi bir onaylanma ve aidiyet ihtiyacı insanın konfor alanından çıkması önündeki engeldir. 

24 Aralık 2015 Perşembe

İnsan Olmak

“Dil, varlığın evidir.”
 Heidegger

İnsan maddesi itibariyle her yerde aynıdır. Ancak kendini bulduğu cemiyetin eşyayla münasebetini şekillendiren zihni mekanizma, kültür denilen karmaşık bütünün[1] çizdiği dar kalıplar dâhilinde bir varlık dünyası çizebilir kendine. Bu cemiyet ki kimisine dar kimisine bol gömlek verir. Kimisine çizilen sınırlar alabildiğine geniş ufuklar barındırır, kimisine de kalan sadece daracık mahfazalardır. Sınırları genişletmek ve varlık-yokluk kavgasında bir birey olabilmek için çabalayan insanın bu karanlık dehlizlerde sığınacağı en güvenli limanıdır “DİL”
Bidayette lafz vardı, der İncil. Yani insanlıktan çok daha eskiye dayanır geçmişi kelimelerin. O kelimeler ki -insanların hayallerini şekillendiren, düşünmesini sağlayan- yegâne unsurdur. Asırlar öncesinden bize kalan tek mirastır.
Her şey zaten birkaç sözle başlamamış mıdır?
“- Kün “ <<Ol!>> dedi.
Ve her şeyin yokluktan varlığa “tek bir emirle” geçtiği o mucizevi an:
”-Feyekûn”[2] O da hemen oluverdi.
Kelimelerdir varlığın yokluğa tercihi artık, o kelimelerin sayesinde var olur insan. O kelimelerle düşünür, o kelimelerle konuşur. O kelimeler sayesinde kültürünü, mirasını geleceğe aktarır, bizi biz yapan bir aynanın karşısında tüm varlığını seyre dalar.


Ettik o kadar ref-i taayyün ki Neşatî
Âyîne-i pür-tâb-ı mücellâda nihânız
                                                           (Neşati)[3]

Varlığının tohumları bu topraklarda filizlenmiş bir ağaç, nasıl ki başka toprakları yadırgar, bu kültürün havasını teneffüs etmiş bir insan da başka kültürlerin havasında adeta boğuluyormuş gibi olur.  Wagner’i dinler ama bir Alman kadar heyecanl(a)namaz, onun gibi hissedemez. Shakespeare’i okur ama bir İngiliz kadar kederlen(e)mez, içlen(e)mez. Çünkü Wagner Almandır,  Shakespeare ise İngiliz. Onların kültürüdür, onların geçmişi. Yok mudur bizi biz yapan? Yok mudur bize ait olan? Yok mudur bir Itri, bir Dede Efendi ya da Şeyh Galip. Biz de yaşanan Aşk hikâyeleri yok mudur Leyla ile Mecnun gibi? Yoksa aşk sadece Romeo ve Juliet’e mi aittir?
O kadar uzun zamandır, başka diyarların havasını soluduk, kültürünü yaşadık ki adeta boğulduk. Tüm benliğimizi kaybettik. Yabancılaştık. Her şeye, özellikle de kendimize eğreti kaldık. Kendimizden uzaklaştıkça daha da yabancılaştık, yabancılaştıkça da kendimizden uzaklaştık. Bize ait olana sövdük, saydık; onunla alay ettik. Geçmişini, kültürünü sahiplenene güldük, onunla eğlendik. Sonuç mu? Önce geçmişimiz terk etti bizi, sonra kelimeler. Bize ait olan kelimeler. Düşünemez olduk. Boğulduk.
Tanpınar’ın “Eşikte kalmış adam” sendromudur bugün Doğu’nun yani bizlerin yaşadığı, her şeye yabancı ve her şeye mesafeli. Önce kendisine yabancıdır Doğulu insan. Batı’nın Rönesans’tan beri yapmaya çalıştığı “kendini tanıma” gayreti, bize çok sonraları “Tanzimat’la” birlikte gelmiştir çünkü. O da bir ihtiyaç üzerine değil de biraz zorunluluktan olmuştur sanki. İstemeye istemeye kocaya giden bir gelin gibi. Neticesi de malum; mutsuz evlilik, mutsuz aile.
Ziya Gökalp’in Türkiye’sindeki “Hars ( kültür) ve Medeniyet” çatışması, yıllardır süregelen bir tartışmayı fitillemiş ve Batı’nın sadece iyi yönlerini yani Medeniyet ’ini almayı bizlere salık vermiştir. Peki, mümkün müdür? Batı’nın sadece medeniyetini(!) alırken kendi öz ruhunu kaybetmeden, onu taşıyabilmek? “Hars(kültür) ile Medeniyet arasında hem birleşme hem de ayrık noktalar vardır, der Gökalp. Birinci olarak kültür, milli olduğu halde medeniyet milletlerarasıdır. Ülkemizde yan yana iki dil yaşıyordu: Osmanlıca ve Türkçe. Bu iki dilden ikincisi, tabii bir oluşumdu ve günlük hayatta kullanıla kullanıla kendiliğinden meydana gelmişti. Bu yüzden milli kültürümüzün dili idi. Birincisi ise (Osmanlıca) insanlara ait yöntemle ve bilinçle yapılmıştı.[4]” Ne zaman ki Medenileşme adına bir değer terk edildi, işte o zaman geçmişle aramızdaki köprüler de yıkılıverdi. O köprüler ki- geçmiş ve gelecek arasındaki tek bağımızdı ve o köprüler kalktığında, işte o zaman sana kalan geçmişin masalıydı artık. Sonu mutlu sonla bitmeyenlerden hem de.

Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdadıma saldırdı mı, hatta boğarım! ...
-Boğamazsın ki!
-Hiç olmazsa yanımdan kovarım.
Mehmet Akif Ersoy
Geçmişi tanımayınca  “-Düşünüyorum, o halde varım!” Diyen, Descartes karşısında iki büklüm olur, ben neden düşünemiyorum, diye hayıflanırsın, elbet. Hâlbuki Descartes’ten yaklaşık 400 yıl önce yaşamış olan İbn-Rüşd’ün “Bilgi, sadece akıl yoluyla elde edilir.” ifadesi, sana eğreti gelir, burun kıvırırsın. İsminin önünde yer alan “İbn” takısı, anında ön yargılarını harekete geçirir ve zihnini tüm dünyaya kapatırsın.
                Korkularındır geriye kalan. Korkular gelir ve geride bir tek “huzursuzluğu” bırakır miras olarak. Kendine, yaşadığı çevreye uzak ve yabancı bir birey olarak, ne yaşadıklarından ne de duyduklarından zevk alırsın. Düşünemezsin. Nefes alamazsın. Çünkü sana ait olan- yani kelimeler- çoktan gitmiştir. Çıplak kalmışsındır artık, korunmasız ve tüm tazyikiyle saldıran düşman karşısında bir o kadar çaresiz.
                Oturduğu sokağı kaybetmiş bir meczup gibi deli divane ortalıkta dolaşırsın, nafile! Sokağının diline uzak olan; onun yaşayışına, doğal olarak da ahlakına uzak kalır. Arta kalanlarda yalnızca samimiyetten uzak, yapış yapış ilişkiler yumağıdır. Akif, kendi ahlakını sokağa yansıtmak için çabalayan nadir kimselerdendi. Ahlakının sokakta her hangi bir karşılığı olmamasının ıstırabını yaşıyordu aslında. “Akif, hakikaten ahlaklı adamdı vesselam, ne var ki, onun aradığı sokak, tıpkı iman gibi yanan bir konağın külleriyle birlikte bilinmez bir âleme savrulmuştu.” [5]
                “Neden geldi tüm bunlar başımıza?” Ne kadar çok sorduk bu soruyu! Hastalığı bulabilsek belki tedavisini de geliştirecektik; ama nafile! Batı’yı aynen taklit ettik olmadı. Ne varsa aldık, biz de getirdik. Sandık ki Batı’nın arkasında yatan münasebetler sistemini, zihni haritayı almadan onu,  burada da işletebileceğiz. Olmadı. Ol(a)mazdı da.
                Hayatımızı, şehirlerimizi, oturduğumuz sokakları düzeltmedikçe, bize ait olana sırt çevirmeye devam ettikçe, bu böyle devam edegelecek. “Tesadüfler bizim istediğimiz istikamette ilerlemediğinde de tevekkülü çoktan unuttuğu şikâyetlerimizin serin gölgesinde tespih çekiyor olacağız.“[6] Kur’an’ı bile kanaviçeli, iğne oyalı bohçalara sarıp duvara asan bir milletiz. Allah’ın bize gönderdiği mesajı merak edip okumuyoruz. Şifahi bir cemiyet olmaktan çıkıp Batı realitesiyle temas işimize yarayabilirdi, ama heyhat netice itibariyle bu realiteyi de kendimize benzettik.
Ve işte,
Hüzünlü Son
Kaybolduk…




[1] Kaplan, Sefa, Geç Kalmış Adam Ahmet Hamdi Tanpınar, Doğan Kitap, 2013
[2] İnne mesele îsâ indallâhi ke meseli âdem(âdeme), halakahu min turâbin summe kâle lehu kun fe yekûn(yekûnu). Doğrusu Allah katında İsa'nın durumu Adem'in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı sonra da ona: «Ol!» dedi. O da hemen oluverdi.
[3] (A Neşatî! Varlığımızı o denli yok ettik ki artık üzerinde hiçbir toz bulunmayan parlak ve cilalı aynalarda bile görünmez olduk)
[4] http://www.hussoloji.com/ziya-gokalp-hars-ve-medeniyet
[5] Kaplan, Sefa, a.g.e. s. 72
[6] Kaplan, Sefa, a.g.e.

16 Kasım 2015 Pazartesi

*Bir Damla Su

“Dünya geçici ve değişkendir.”  Platon
Tüm yorgunluğuna rağmen başını kararlı bir şekilde yastıktan kaldırdı, gözlerini açmakta zorlanıyordu. Ağzı kurumuş, yapış yapış olmuştu. Yutkundu. Boğazı acıdı. Ağzında pas tadı vardı, istemsizce öksürmesine neden oldu bu durum, ardından bir daha öksürdü. Su içse çok rahatlayacağını düşündü. Son takaati ve dikkatiyle bir çırpıda çıktı o soru ağzından:
-          Nereye gidiyorsun?
Soru gayet açıktı aslında. Ama nedense anlamamış gibi anlamsızca yüzüne baktı. Düşünüyordu. Ne diyebilirdi ki? Seni sevmiyorum deseydi, anlayacak mıydı peki? Bu soruyu sorduğuna göre, hayır!
-          İşim var.
Susuzluk şimdiden dayanılmaz bir hal almaya başlamıştı, ama şuan hiç de sırası değildi. Biraz daha sabretmesi gerekliydi.
-          Ne işi bu saatte?
Neden erkekler anlamamakta bu kadar ısrarcı olurlardı ki sanki? Neden? Neden izin vermiyordu öylece çekip gitmesine, öylece gelip sevişiyordu ya işte onunla, neden şimdi öylece çekip gidemiyordu? Neden her şey onun istediği gibi olmak zorundaydı ki?
-          Yarın erken kalkmam gerekiyor.
Tek bir kelime daha söyleyemeyecekti eğer biraz daha su içmezse, dili buna izin vermeyecekti çünkü. Suyu aradı gözü hızlıca, karşı masadaki bardağın içinde biraz kalmıştı. Hızlıca doğruldu yerinden, bir çırpıda içti, yetmemişti ama kısa süre için işini görecekti.
-          Burada da kalabilirsin, biliyorsun.
Oradan bakınca, aptal gibi mi görünüyordu acaba? Burada kalabilirsin-miş! Sanki ben neyi yapıp yapamayacağımı bilmiyorum, diye geçirdi içinden. Her şeye illa o karar verecekti, erkekti ya! - Akşam dışarıda buluşalım hayatım!  - Bugün balık yiyelim aşkım! -Şunu yapalım aşkım bunu izleyelim tatlım. Sanki zaten, bunların hepsi olacaktı da kendisi tesadüfen orada bulunuyordu. O olmasa da olacaktı her şey!
-          Yarın önemli bir toplantım var, duş alıp yatacağım, hem temiz eşyam yok burada.
Gözü odanın içerisinde suyu arıyordu hala, mutfağa da gitmek istemiyordu. Geri yatağın üzerinde oturdu, elindeki bardağa baktı, dibinde bir damla daha kalmıştı. Bardağın ucuna kadar gelmesini bekledi, sonra dilini çıkardı ve onu büyük bir iştahla yaladı. Geri masaya gitmeye üşendi, yatağının yanına, yere koydu.
-          Neden şimdi söylüyorsun toplantın olduğunu? Sende buluşurduk o halde.
“İnsanlar bazen gerçekten de tarif edilemeyecek kadar ‘aptal’ olabiliyorlar”, diye geçirdi içinden. Onun ne hissettiğini, ne istediğini anlamıyordu ya da anlamak istemiyordu. Hem ne önemi vardı ki şimdi söylemesinin? İstese şimdi de gelebilirdi pekâlâ. Hayatı sadece gösterişti. Yine caka satıyordu işte. “ Sen de buluşurmuş-muş”
-          “Şimdi hatırladım, üzgünüm.” Dedi umarsızca. Yorulmuştu artık öylece ayakta beklemekten, huzursuzluğunu belli etmemek için çok çabalıyordu, ama bu çaba onu daha çok yormuştu.
Aslında biraz düşününce çok uzun zamandır su içmediğini hatırladı, sahi ya en son ne zaman su içmişti? Düşündü ve hatırlamakta zorlandı. Acaba, bugün hiç su içmemiş olabilir miydi? Odanın sıcaklığı ve az önce yaşadıkları onu daha da susatmıştı. Daha fazla dayanamayacağını hissetti, bardağı kaptığı gibi yerinden fırladı, mutafa doğru ilerlerken, ona baktı. Ağlıyordu.  Birden durakladı:
-          Ha- hayatım, neyin var neden ağlıyorsun?
En başından beri sorması gereken soru buydu işte, “- neyin var?” içinden ona o kadar kötü sövüp döküyordu ki! Elindeki bardağı alıp kafasına geçirmek istedi, suratından aşağıya doğru kanlar aktığını hayal etti bir an, rahatlamıştı. Ağzı burnu kan içerisinde onu öyle hayal etmek, rahatlatmıştı. Bir an bu aptal haline güldü. Evet, ağlarken gülmeye başladı. Onun suratının dağılmış olması hayali onu rahatlatıyordu çünkü. Birden sustu. Nasılsa hiçbir zaman anlamamıştı onu. Ağlamıyordu da artık. Gözlerini sildi. Usulca fısıldadı:
-          hamileyim!


21 Temmuz 2014 Pazartesi

Bugün İnsanlığımız Ölüyor Aslında

Ana Haber Bültenleri:
"Irak'ta pazar yerinde patlama oldu: 138 ölü ve çok sayıda yaralı bulunuyor.
Irak'ta bugün patlayıcı dolu olan bir kamyon pazar yerinde kalabalığın en yoğun olduğu saatte intihar eylemi gerçekleştirdi. 138 ölü ve çok sayıda yaralı var. Ölü sayısının daha artmasından endişeleniyor.
Evet sıradaki haberimiz, bir zam haberi!
Petrole yine zam geldi. Bu geceden itibaren motorinde 6 kuruş, benzinde 4 kuruş olmak üzere zam gelmiştir.
Evet, Sıradaki haber ..."
İnsanlığımız ölüyor, farkında değiliz belki; ama her geçen gün insanlığımız ölüyor. Ölen pazar yerindeki 138 insan değil, bizim insanlığımız.
Şu günlerde İsrail, gece gündüz demeden Gazze'de insanları öldürüyor. Hangi televizyon kanalını açsak, hangi gazeteye baksak bu haberlerle karşılaşıyoruz. Tüm dünya tepkili, ellerinde Gazze bayrakları sokaklar binlerce insan seli. Gazze ölüyor, insanlığımız ölüyor.
Kimi nefret söylemiyle sadece sağa sola saldırmak derdinde kimi ise daha sükunet dolu dua temennisinde. Yine bir mesaj geliyor: "Lütfen, İsrail mallarını boykot edelim" Ne çok İsrail malı varmış öyle şaşıp kalıyorum:  -aaa diyorum bu da mı İsrail'e destek veriyormuş?
Gazze ölüyor, insanlık ölüyor!
Yaralarımızı göstermekten mutluluk duyuyoruz adeta, ajitesyon yapmak yeni moda. Sürekli öldürülmüş bebeklerin fotoğraflarını paylaşıyoruz, ilk gördüğümüzde kanımız donarken şimdilerde sadece küçük bir surat ekşimesi hali. Gazze ölüyor.
Eğer böyle devam edersek, tüm bu görüntüleri kanıksamış olacağız ve zamanla hiç bir şeye şaşırmayacağız ve üzül(e)meyeceğiz de.
Unutmayalım her an, her dakika insanlık ölüyor.
Diyanet işleri başkanı, geçen gün bir açıklama yaptı günde ortalama 1000 müslüman öldürülüyor, diye. Ne kadar korkunç bir rakam, ne kadar korkunç bir fiil. Öldürmek, öldürülmek. Hem de günde ortalama 1000 insan. Günde kaç insan katil oluyor öyle?
Düşünsenize, her gün ne kadar katil katılıyor aramıza? Kötülüğün sıradanlığı*
İlk defa korkuyorum.
Her şey değerini kaybetti. Artık hiç bir şeyin anlamı kalmadı.
Ölmenin ve öldürülmenin bu kadar rahat telaffuz edildiği bir coğrafyada insanı başka ne heyecanlandırabilir ki?
Bugün Gazze'de, Suriye'de, Uygur'da, Irak'ta, Kırım'da insanlar ölmüyor,
Bugün Ölen İnsanlığımız Aslında...


*Hannah Arendt- Kötülüğün Sıradanlığı kitabına referans verilmiştir. Meraklılarının okumasını tavsiye ederim.

2 Temmuz 2014 Çarşamba

Soysuzlaştıramadıklarımızdan mısınız?

"Sanatı doğru tanımlayabilmek için her şeyden önce onu bir haz aracı olarak görmekten vazgeçmek; onu, insan yaşamının koşullarından biri olarak görmek gerek. Sanatı böyle görmeye başlarsak, onun insanların birbirleriyle ilişki kurmalarının araçlarından biri olduğunu da görürüz." (Tolstoy, Sanat Nedir? s.48)
Şimdiye dek yüzlerce, binlerce kez sanat tanımı yapılmıştır herhalde. Hemen her sanatçı, yeniden tanımladığı sanat kavramının içerisine ulvi değerler yüklemiş; insanı insan yapan en büyük marifetlerden birisi saymıştır.
O insan ki, insanlığından uzaklaştığı anda etrafına ölüm kusmaya başlayan, çevresine, tüm doğaya zarar veren insan.
Ve sanat; o insana, insan olduğunu hatırlatmayı kendisine görev bilmiştir. Amacı, hayvani duygularından ari bir hayat sunmaktır sanatın. İnsana kendisini göstermek, kendisinden korkmasını istemektir, böylece geride bıraktığı galiz duygularından ari; saf temiz bir insan meydana getirmektir. Sanatın ulvi amacına yakışır ifadeler düzmektir, sayfalar dolusu cümleleri bir araya getirmektir sanatın amacı.
 Ama yine de yetmez.
Hayatımızı çepeçevre kuşatan, sonsuza uğramamış ufku içinde sonsuzu göremeyen, sonsuza çıkamayan, onunla yüzleşemeyen, hesaplaşamayan, onunla korkup titremeyen, ondan bunalmayan, ondan dolayı acı çekmeyen ya da yaşama sevinci duymayan sanatın edebinden kuşku duyarım. (Ahmet  İnam, Edebiyat Üstüne)
Bugünlerde sanatın içerisinde bulunduğu, temsil ettiği pozisyon hiç olmadığı kadar tartışılmaya muhtaç. Sanat adına "deli saçması" bir kaç metanın sergilenmesi, maalesef, sanatın değerini her geçen gün yitirmesine neden olmakta.
 insanlık, hiç olmadığı kadar sanata muhtaç. İçindeki o dipsiz boşluğu dolduracak, nice oyuncaklar ararken kendisine, bulduklarının içlerinde belki de tek masumudur sanat.

İngiltere'de My Bed( Yatağım) adlı modern sanat (!) çalışması 2.2 milyon sterline satıldı. (BBC) Yatağın etrafında sigara izmaritleri, boş votka şişeleri, kullanılmış ve atılmış kondom paketleri... Ve bu çalışmanın adı:Sanat (!)
Sanat; duyguların aktarımıdır, der Tolstoy. Duygular ki; insanı, yüce ve ulvi olma yolunda taşısın. İnsana, insan olduğunu hatırlatsın. Marifet, yaşananları tüm çıplaklığıyla anlatmak olsaydı şayet; en iyi sanatçılar, sokaklardan çöpleri toplayan çöpçüler olurdu sanırım. Çünkü, tüm sırrımızı, gizimizi bilenler  yine en iyi onlar.
Kolay olanı ister her zaman insanoğlu; ama bizler zora talip olmuşuz. Zor; bizi, biz yapan en önemli hasletimiz: İnsanlığımız.
Korkmadan adım atmak gerekli. Korkusuzca, insanlığın değerlerini ayaklar altına alanlara karşı yürümek gerekli. Durmadan, korkmadan...
Sanatımıza,
İnsanlığımıza,
Sahip Çıkmak Gerekli.

Sedat YILMAZ
02.07.2014\Sarıyer

1 Temmuz 2014 Salı

Bay Hiçkimse







Başlıkta bahsi geçen Bay Hiçkimse,


2092 yılında dünyada kalmış son ölümlü olan 117 yaşındaki Némo adlı bir adam. Ölüm döşeğindeki Némo, genç bir çocukken peronda durduğunu hatırlar ve film orada başlar.


Tercihler,


Hepimiz tercihlerimizi yaşarız. Tercihlerimizin sonucudur şu an bulunduğumuz "an"


Némo, Annesiyle birlikte mi gitmeli, yoksa babasıyla mı kalmalıdır? Bu karar sonsuz sayıda olasılığı doğuracaktır.


Her bir kararda, bambaşka hayatlara kapı açacaktır. Yepyeni maceralar yaşayacak, farklı insanlara temas edecektir. Beraberinde aşık olunacak üç kadın, iki ölüm ve gezilecek sayısız mekanı beraberinde getirecektir bu kararlar.


Günümüze, günümüzde yaşayan insana temas eden bir film. Her yönüyle bizleri anlatıyor aslında.


Kararlarımız,


ve neticesinde yaşadıklarımız.


Bunu hak edecek ne yaptım?(Mr. Nobody)


Kaç kişi bilmem kaç defa sormuştur bu soruyu kendine de bir cevap alamamıştır. Aynaya her baktığımızda karşımızda gördüğümüz kişidir cevabı çünkü. Yaptıklarımızın karşılığıdır yaşadıklarımız. Her hayat bir tercihtir aslında.


Ve evet, seçim yapamadığın sürece, kalan olasılıkların hepsi mümkündür aslında. (Mr. Nobody)


İzlenmesi keyifli; ama bir o kadar da yorucu bir film Mr. Nobody.


Üzerine söylenecek çok şey var belki, ama en iyisi mi izlemeli.


Son Not:


Bazı sahnelerin üzerinden bir kaç defa geçmek iyi olacaktır. Sakin kafayla, sindirerek izlemek, film için daha verimli sonuçlar verecektir.






You're my love Wall- e, you're...




Uzun zamandır aradığım,


Samimiyetini çok beğendiğim,


İzlenilesi, hoş bir film: "Wall-e"


Pixar'ın yaptığı en yüksek maliyetli, animasyon filmiymiş. Hakkını vermek lazım, gerçekten de başarılı bir film olmuş.


Film Konusu:


Harap edilmiş, kirli ve kuru bir dünyada başlar hikâye. Yüz yıllar önce bütün insanlar, çevrenin kesintisiz kötü kullanımı yüzünden yaşanamaz hale gelen dünyayı "BnL" isimli, bir mega şirketin inşa ettiği uzay gemileri ile terk etmiştir. Vol-İ (wall-e) dünyayı temizlemek için üretilmiş bir robottur. İnsanlar bir gün dünyayı terk etmek zorunda kalırlar ancak giderken tüm robotları kapatmışlardır, Vol-İ dışında. Gezegende bir başına kalan Vol-İ yüzyıllar boyunca gezinir durur. Ancak bir gün gezegene Eve adında bir arama robotu gönderilir. Vol-İ Eve'e âşık olur; 700 yıl öncesinden kalma plazma televizyonunda 1969 yapımı Cici Kız (Hello, Dolly!) filmini izlerken yaşadığı hislerinin aynısını duyar. Vol-İ ile Eve galaksiler arası bir macera yaşarlar.


Filmdeki insanlarsa Axiom adlı gemide yaşarlar. Bir koltukta, yıllarca hareketsiz duran tembel ve obez insanlar yan yana otururken dahi birbirlerinin yüzüne bakmadan bir ekran aracılığıyla iletişim kurarlar. Burası insanların yiyecekleri yemekten giyecekleri renge kadar her şeyin yönetildiği otomatik bir gemidir. Burada insanlar obezite sorunları yaşamaktadırlar.


Geleceğin daha önce hiç hayal edilmemiş vizyonlarını içeren bu filmde Vol-İ'ye, aralarında bir hamamböceği ile bozuk robotlardan oluşan kahraman ruhlu bir topluluğun da yer aldığı ilginç karakterler eşlik eder. (Kaynak: wikipedia)


Filmin Özü:


Amerika, bir çok filminde dünyanın yok oluşunu, kıyameti konu edinmekte. Bunu, kıyametten korktuğu için mi yoksa insanları nihai sona hazırlamak için mi yapıyorlar bilmem ama; yine dünyanın sonunu konu edindikleri, ilginç; fakat keyifli bir film olmuş wall-e. Filmin başları biraz sıkıcı aslında. Sabretmek gerekli. Bu muymuş? diyor insan. Ama sonunda, film beklentileri karşılayacak, doyurucu bir "tema" sunuyor izleyenlere.


İnsanoğlu her an dünyanın sonunu hazırlamakta, sera gazları atmosferi her geçen gün daha da yoruyor. Kaçınılmaz son eskisinden daha da yakın. Peki, insanoğlu buna ne kadar hazır? Son yıllarda çıkan birçok filmin konusu nedendir ki bu. Yine de, değişen pek bir şey yok hayatımızda. Sadece izlediğimiz filmin arkasından bir kaç dakika - ah yazık, çok yazık diyerek, hayıflandığımız; ama hemen sonrasında unuttuğumuz gerçek.


Başka bir dünya yok. Bu nedenle, evimize, dünyamıza sahip çıkmak hepimizin borcu.