“Dil, varlığın evidir.”
Heidegger
İnsan maddesi
itibariyle her yerde aynıdır. Ancak kendini bulduğu cemiyetin eşyayla
münasebetini şekillendiren zihni mekanizma, kültür denilen karmaşık bütünün[1]
çizdiği dar kalıplar dâhilinde bir varlık dünyası çizebilir kendine. Bu cemiyet
ki kimisine dar kimisine bol gömlek verir. Kimisine çizilen sınırlar
alabildiğine geniş ufuklar barındırır, kimisine de kalan sadece daracık
mahfazalardır. Sınırları genişletmek ve varlık-yokluk kavgasında bir birey olabilmek için çabalayan insanın
bu karanlık dehlizlerde sığınacağı en güvenli limanıdır “DİL”
Bidayette lafz vardı, der İncil. Yani insanlıktan çok daha eskiye
dayanır geçmişi kelimelerin. O kelimeler ki -insanların hayallerini
şekillendiren, düşünmesini sağlayan- yegâne unsurdur. Asırlar öncesinden bize
kalan tek mirastır.
Her şey zaten birkaç sözle
başlamamış mıdır?
“- Kün “ <<Ol!>> dedi.
Ve her şeyin yokluktan varlığa “tek
bir emirle” geçtiği o mucizevi an:
Kelimelerdir
varlığın yokluğa tercihi artık, o kelimelerin sayesinde var olur insan. O
kelimelerle düşünür, o kelimelerle konuşur. O kelimeler sayesinde kültürünü,
mirasını geleceğe aktarır, bizi biz yapan bir aynanın karşısında tüm varlığını
seyre dalar.
Ettik o kadar ref-i taayyün ki Neşatî
Âyîne-i pür-tâb-ı mücellâda nihânız
(Neşati)[3]
Varlığının
tohumları bu topraklarda filizlenmiş bir ağaç, nasıl ki başka toprakları
yadırgar, bu kültürün havasını teneffüs etmiş bir insan da başka kültürlerin
havasında adeta boğuluyormuş gibi olur. Wagner’i dinler ama bir Alman kadar
heyecanl(a)namaz, onun gibi hissedemez. Shakespeare’i okur ama bir İngiliz kadar
kederlen(e)mez, içlen(e)mez. Çünkü Wagner Almandır, Shakespeare ise İngiliz. Onların kültürüdür,
onların geçmişi. Yok mudur bizi biz yapan? Yok mudur bize ait olan? Yok mudur
bir Itri, bir Dede Efendi ya da Şeyh Galip. Biz de yaşanan Aşk hikâyeleri yok
mudur Leyla ile Mecnun gibi? Yoksa aşk sadece Romeo ve Juliet’e mi aittir?
O kadar uzun zamandır, başka diyarların havasını
soluduk, kültürünü yaşadık ki adeta boğulduk. Tüm benliğimizi kaybettik.
Yabancılaştık. Her şeye, özellikle de kendimize eğreti kaldık. Kendimizden
uzaklaştıkça daha da yabancılaştık, yabancılaştıkça da kendimizden uzaklaştık.
Bize ait olana sövdük, saydık; onunla alay ettik. Geçmişini, kültürünü
sahiplenene güldük, onunla eğlendik. Sonuç mu? Önce geçmişimiz terk etti bizi,
sonra kelimeler. Bize ait olan kelimeler. Düşünemez olduk. Boğulduk.
Tanpınar’ın “Eşikte kalmış adam” sendromudur bugün Doğu’nun
yani bizlerin yaşadığı, her şeye yabancı ve her şeye mesafeli. Önce kendisine
yabancıdır Doğulu insan. Batı’nın Rönesans’tan beri yapmaya çalıştığı “kendini
tanıma” gayreti, bize çok sonraları “Tanzimat’la” birlikte gelmiştir çünkü. O
da bir ihtiyaç üzerine değil de biraz zorunluluktan olmuştur sanki. İstemeye
istemeye kocaya giden bir gelin gibi. Neticesi de malum; mutsuz evlilik, mutsuz
aile.
Ziya Gökalp’in
Türkiye’sindeki “Hars ( kültür) ve Medeniyet” çatışması, yıllardır süregelen
bir tartışmayı fitillemiş ve Batı’nın sadece iyi yönlerini yani Medeniyet ’ini
almayı bizlere salık vermiştir. Peki, mümkün müdür? Batı’nın sadece
medeniyetini(!) alırken kendi öz ruhunu kaybetmeden, onu taşıyabilmek? “Hars(kültür) ile Medeniyet arasında hem birleşme hem de ayrık noktalar vardır, der Gökalp. Birinci olarak kültür, milli olduğu halde medeniyet milletlerarasıdır. Ülkemizde yan yana iki dil yaşıyordu: Osmanlıca ve Türkçe. Bu iki dilden ikincisi, tabii bir oluşumdu ve günlük hayatta kullanıla kullanıla kendiliğinden meydana gelmişti. Bu yüzden milli kültürümüzün dili idi. Birincisi ise (Osmanlıca) insanlara ait yöntemle ve bilinçle yapılmıştı.[4]” Ne zaman ki Medenileşme adına bir değer terk edildi, işte o zaman geçmişle aramızdaki köprüler de yıkılıverdi. O köprüler ki- geçmiş ve gelecek arasındaki tek bağımızdı ve o köprüler kalktığında, işte o zaman sana kalan geçmişin masalıydı artık. Sonu mutlu sonla bitmeyenlerden hem de.
Zulmü alkışlayamam,
zalimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için
geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdadıma saldırdı
mı, hatta boğarım! ...
-Boğamazsın ki!
-Hiç olmazsa yanımdan
kovarım.
Mehmet Akif Ersoy
Geçmişi
tanımayınca “-Düşünüyorum, o halde varım!”
Diyen, Descartes karşısında iki büklüm olur, ben neden düşünemiyorum, diye
hayıflanırsın, elbet. Hâlbuki Descartes’ten yaklaşık 400 yıl önce yaşamış olan
İbn-Rüşd’ün “Bilgi, sadece akıl yoluyla elde edilir.” ifadesi, sana eğreti
gelir, burun kıvırırsın. İsminin önünde yer alan “İbn” takısı, anında ön
yargılarını harekete geçirir ve zihnini tüm dünyaya kapatırsın.
Korkularındır geriye kalan.
Korkular gelir ve geride bir tek “huzursuzluğu” bırakır miras olarak. Kendine,
yaşadığı çevreye uzak ve yabancı bir birey olarak, ne yaşadıklarından ne de
duyduklarından zevk alırsın. Düşünemezsin. Nefes alamazsın. Çünkü sana ait
olan- yani kelimeler- çoktan gitmiştir. Çıplak kalmışsındır artık, korunmasız
ve tüm tazyikiyle saldıran düşman karşısında bir o kadar çaresiz.
Oturduğu sokağı kaybetmiş bir meczup gibi deli divane ortalıkta
dolaşırsın, nafile! Sokağının diline uzak olan; onun yaşayışına, doğal olarak
da ahlakına uzak kalır. Arta kalanlarda yalnızca samimiyetten uzak, yapış yapış
ilişkiler yumağıdır. Akif, kendi ahlakını sokağa yansıtmak için çabalayan nadir
kimselerdendi. Ahlakının sokakta her hangi bir karşılığı olmamasının ıstırabını
yaşıyordu aslında. “Akif, hakikaten ahlaklı adamdı vesselam, ne var ki, onun
aradığı sokak, tıpkı iman gibi yanan bir konağın külleriyle birlikte bilinmez
bir âleme savrulmuştu.” [5]
“Neden geldi tüm bunlar
başımıza?” Ne kadar çok sorduk bu soruyu! Hastalığı bulabilsek belki tedavisini
de geliştirecektik; ama nafile! Batı’yı aynen taklit ettik olmadı. Ne varsa
aldık, biz de getirdik. Sandık ki Batı’nın arkasında yatan münasebetler
sistemini, zihni haritayı almadan onu,
burada da işletebileceğiz. Olmadı. Ol(a)mazdı da.
Hayatımızı, şehirlerimizi,
oturduğumuz sokakları düzeltmedikçe, bize ait olana sırt çevirmeye devam
ettikçe, bu böyle devam edegelecek. “Tesadüfler bizim istediğimiz istikamette
ilerlemediğinde de tevekkülü çoktan unuttuğu şikâyetlerimizin serin gölgesinde
tespih çekiyor olacağız.“[6]
Kur’an’ı bile kanaviçeli, iğne oyalı bohçalara sarıp duvara asan bir milletiz.
Allah’ın bize gönderdiği mesajı merak edip okumuyoruz. Şifahi bir cemiyet
olmaktan çıkıp Batı realitesiyle temas işimize yarayabilirdi, ama heyhat netice
itibariyle bu realiteyi de kendimize benzettik.
Ve işte,
Hüzünlü Son
Kaybolduk…
[1] Kaplan, Sefa, Geç Kalmış Adam Ahmet Hamdi Tanpınar,
Doğan Kitap, 2013
[2] İnne
mesele îsâ indallâhi ke meseli âdem(âdeme), halakahu min turâbin summe kâle
lehu kun fe yekûn(yekûnu). Doğrusu Allah katında İsa'nın durumu Adem'in durumu
gibidir. Onu topraktan yarattı sonra da ona: «Ol!» dedi. O da hemen oluverdi.
[3] (A Neşatî! Varlığımızı o denli yok ettik ki artık
üzerinde hiçbir toz bulunmayan parlak ve cilalı aynalarda bile görünmez olduk)
[4]
http://www.hussoloji.com/ziya-gokalp-hars-ve-medeniyet
[5] Kaplan, Sefa, a.g.e. s. 72
[6] Kaplan, Sefa, a.g.e.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder