21 Temmuz 2014 Pazartesi

Bugün İnsanlığımız Ölüyor Aslında

Ana Haber Bültenleri:
"Irak'ta pazar yerinde patlama oldu: 138 ölü ve çok sayıda yaralı bulunuyor.
Irak'ta bugün patlayıcı dolu olan bir kamyon pazar yerinde kalabalığın en yoğun olduğu saatte intihar eylemi gerçekleştirdi. 138 ölü ve çok sayıda yaralı var. Ölü sayısının daha artmasından endişeleniyor.
Evet sıradaki haberimiz, bir zam haberi!
Petrole yine zam geldi. Bu geceden itibaren motorinde 6 kuruş, benzinde 4 kuruş olmak üzere zam gelmiştir.
Evet, Sıradaki haber ..."
İnsanlığımız ölüyor, farkında değiliz belki; ama her geçen gün insanlığımız ölüyor. Ölen pazar yerindeki 138 insan değil, bizim insanlığımız.
Şu günlerde İsrail, gece gündüz demeden Gazze'de insanları öldürüyor. Hangi televizyon kanalını açsak, hangi gazeteye baksak bu haberlerle karşılaşıyoruz. Tüm dünya tepkili, ellerinde Gazze bayrakları sokaklar binlerce insan seli. Gazze ölüyor, insanlığımız ölüyor.
Kimi nefret söylemiyle sadece sağa sola saldırmak derdinde kimi ise daha sükunet dolu dua temennisinde. Yine bir mesaj geliyor: "Lütfen, İsrail mallarını boykot edelim" Ne çok İsrail malı varmış öyle şaşıp kalıyorum:  -aaa diyorum bu da mı İsrail'e destek veriyormuş?
Gazze ölüyor, insanlık ölüyor!
Yaralarımızı göstermekten mutluluk duyuyoruz adeta, ajitesyon yapmak yeni moda. Sürekli öldürülmüş bebeklerin fotoğraflarını paylaşıyoruz, ilk gördüğümüzde kanımız donarken şimdilerde sadece küçük bir surat ekşimesi hali. Gazze ölüyor.
Eğer böyle devam edersek, tüm bu görüntüleri kanıksamış olacağız ve zamanla hiç bir şeye şaşırmayacağız ve üzül(e)meyeceğiz de.
Unutmayalım her an, her dakika insanlık ölüyor.
Diyanet işleri başkanı, geçen gün bir açıklama yaptı günde ortalama 1000 müslüman öldürülüyor, diye. Ne kadar korkunç bir rakam, ne kadar korkunç bir fiil. Öldürmek, öldürülmek. Hem de günde ortalama 1000 insan. Günde kaç insan katil oluyor öyle?
Düşünsenize, her gün ne kadar katil katılıyor aramıza? Kötülüğün sıradanlığı*
İlk defa korkuyorum.
Her şey değerini kaybetti. Artık hiç bir şeyin anlamı kalmadı.
Ölmenin ve öldürülmenin bu kadar rahat telaffuz edildiği bir coğrafyada insanı başka ne heyecanlandırabilir ki?
Bugün Gazze'de, Suriye'de, Uygur'da, Irak'ta, Kırım'da insanlar ölmüyor,
Bugün Ölen İnsanlığımız Aslında...


*Hannah Arendt- Kötülüğün Sıradanlığı kitabına referans verilmiştir. Meraklılarının okumasını tavsiye ederim.

2 Temmuz 2014 Çarşamba

Soysuzlaştıramadıklarımızdan mısınız?

"Sanatı doğru tanımlayabilmek için her şeyden önce onu bir haz aracı olarak görmekten vazgeçmek; onu, insan yaşamının koşullarından biri olarak görmek gerek. Sanatı böyle görmeye başlarsak, onun insanların birbirleriyle ilişki kurmalarının araçlarından biri olduğunu da görürüz." (Tolstoy, Sanat Nedir? s.48)
Şimdiye dek yüzlerce, binlerce kez sanat tanımı yapılmıştır herhalde. Hemen her sanatçı, yeniden tanımladığı sanat kavramının içerisine ulvi değerler yüklemiş; insanı insan yapan en büyük marifetlerden birisi saymıştır.
O insan ki, insanlığından uzaklaştığı anda etrafına ölüm kusmaya başlayan, çevresine, tüm doğaya zarar veren insan.
Ve sanat; o insana, insan olduğunu hatırlatmayı kendisine görev bilmiştir. Amacı, hayvani duygularından ari bir hayat sunmaktır sanatın. İnsana kendisini göstermek, kendisinden korkmasını istemektir, böylece geride bıraktığı galiz duygularından ari; saf temiz bir insan meydana getirmektir. Sanatın ulvi amacına yakışır ifadeler düzmektir, sayfalar dolusu cümleleri bir araya getirmektir sanatın amacı.
 Ama yine de yetmez.
Hayatımızı çepeçevre kuşatan, sonsuza uğramamış ufku içinde sonsuzu göremeyen, sonsuza çıkamayan, onunla yüzleşemeyen, hesaplaşamayan, onunla korkup titremeyen, ondan bunalmayan, ondan dolayı acı çekmeyen ya da yaşama sevinci duymayan sanatın edebinden kuşku duyarım. (Ahmet  İnam, Edebiyat Üstüne)
Bugünlerde sanatın içerisinde bulunduğu, temsil ettiği pozisyon hiç olmadığı kadar tartışılmaya muhtaç. Sanat adına "deli saçması" bir kaç metanın sergilenmesi, maalesef, sanatın değerini her geçen gün yitirmesine neden olmakta.
 insanlık, hiç olmadığı kadar sanata muhtaç. İçindeki o dipsiz boşluğu dolduracak, nice oyuncaklar ararken kendisine, bulduklarının içlerinde belki de tek masumudur sanat.

İngiltere'de My Bed( Yatağım) adlı modern sanat (!) çalışması 2.2 milyon sterline satıldı. (BBC) Yatağın etrafında sigara izmaritleri, boş votka şişeleri, kullanılmış ve atılmış kondom paketleri... Ve bu çalışmanın adı:Sanat (!)
Sanat; duyguların aktarımıdır, der Tolstoy. Duygular ki; insanı, yüce ve ulvi olma yolunda taşısın. İnsana, insan olduğunu hatırlatsın. Marifet, yaşananları tüm çıplaklığıyla anlatmak olsaydı şayet; en iyi sanatçılar, sokaklardan çöpleri toplayan çöpçüler olurdu sanırım. Çünkü, tüm sırrımızı, gizimizi bilenler  yine en iyi onlar.
Kolay olanı ister her zaman insanoğlu; ama bizler zora talip olmuşuz. Zor; bizi, biz yapan en önemli hasletimiz: İnsanlığımız.
Korkmadan adım atmak gerekli. Korkusuzca, insanlığın değerlerini ayaklar altına alanlara karşı yürümek gerekli. Durmadan, korkmadan...
Sanatımıza,
İnsanlığımıza,
Sahip Çıkmak Gerekli.

Sedat YILMAZ
02.07.2014\Sarıyer

1 Temmuz 2014 Salı

Bay Hiçkimse







Başlıkta bahsi geçen Bay Hiçkimse,


2092 yılında dünyada kalmış son ölümlü olan 117 yaşındaki Némo adlı bir adam. Ölüm döşeğindeki Némo, genç bir çocukken peronda durduğunu hatırlar ve film orada başlar.


Tercihler,


Hepimiz tercihlerimizi yaşarız. Tercihlerimizin sonucudur şu an bulunduğumuz "an"


Némo, Annesiyle birlikte mi gitmeli, yoksa babasıyla mı kalmalıdır? Bu karar sonsuz sayıda olasılığı doğuracaktır.


Her bir kararda, bambaşka hayatlara kapı açacaktır. Yepyeni maceralar yaşayacak, farklı insanlara temas edecektir. Beraberinde aşık olunacak üç kadın, iki ölüm ve gezilecek sayısız mekanı beraberinde getirecektir bu kararlar.


Günümüze, günümüzde yaşayan insana temas eden bir film. Her yönüyle bizleri anlatıyor aslında.


Kararlarımız,


ve neticesinde yaşadıklarımız.


Bunu hak edecek ne yaptım?(Mr. Nobody)


Kaç kişi bilmem kaç defa sormuştur bu soruyu kendine de bir cevap alamamıştır. Aynaya her baktığımızda karşımızda gördüğümüz kişidir cevabı çünkü. Yaptıklarımızın karşılığıdır yaşadıklarımız. Her hayat bir tercihtir aslında.


Ve evet, seçim yapamadığın sürece, kalan olasılıkların hepsi mümkündür aslında. (Mr. Nobody)


İzlenmesi keyifli; ama bir o kadar da yorucu bir film Mr. Nobody.


Üzerine söylenecek çok şey var belki, ama en iyisi mi izlemeli.


Son Not:


Bazı sahnelerin üzerinden bir kaç defa geçmek iyi olacaktır. Sakin kafayla, sindirerek izlemek, film için daha verimli sonuçlar verecektir.






You're my love Wall- e, you're...




Uzun zamandır aradığım,


Samimiyetini çok beğendiğim,


İzlenilesi, hoş bir film: "Wall-e"


Pixar'ın yaptığı en yüksek maliyetli, animasyon filmiymiş. Hakkını vermek lazım, gerçekten de başarılı bir film olmuş.


Film Konusu:


Harap edilmiş, kirli ve kuru bir dünyada başlar hikâye. Yüz yıllar önce bütün insanlar, çevrenin kesintisiz kötü kullanımı yüzünden yaşanamaz hale gelen dünyayı "BnL" isimli, bir mega şirketin inşa ettiği uzay gemileri ile terk etmiştir. Vol-İ (wall-e) dünyayı temizlemek için üretilmiş bir robottur. İnsanlar bir gün dünyayı terk etmek zorunda kalırlar ancak giderken tüm robotları kapatmışlardır, Vol-İ dışında. Gezegende bir başına kalan Vol-İ yüzyıllar boyunca gezinir durur. Ancak bir gün gezegene Eve adında bir arama robotu gönderilir. Vol-İ Eve'e âşık olur; 700 yıl öncesinden kalma plazma televizyonunda 1969 yapımı Cici Kız (Hello, Dolly!) filmini izlerken yaşadığı hislerinin aynısını duyar. Vol-İ ile Eve galaksiler arası bir macera yaşarlar.


Filmdeki insanlarsa Axiom adlı gemide yaşarlar. Bir koltukta, yıllarca hareketsiz duran tembel ve obez insanlar yan yana otururken dahi birbirlerinin yüzüne bakmadan bir ekran aracılığıyla iletişim kurarlar. Burası insanların yiyecekleri yemekten giyecekleri renge kadar her şeyin yönetildiği otomatik bir gemidir. Burada insanlar obezite sorunları yaşamaktadırlar.


Geleceğin daha önce hiç hayal edilmemiş vizyonlarını içeren bu filmde Vol-İ'ye, aralarında bir hamamböceği ile bozuk robotlardan oluşan kahraman ruhlu bir topluluğun da yer aldığı ilginç karakterler eşlik eder. (Kaynak: wikipedia)


Filmin Özü:


Amerika, bir çok filminde dünyanın yok oluşunu, kıyameti konu edinmekte. Bunu, kıyametten korktuğu için mi yoksa insanları nihai sona hazırlamak için mi yapıyorlar bilmem ama; yine dünyanın sonunu konu edindikleri, ilginç; fakat keyifli bir film olmuş wall-e. Filmin başları biraz sıkıcı aslında. Sabretmek gerekli. Bu muymuş? diyor insan. Ama sonunda, film beklentileri karşılayacak, doyurucu bir "tema" sunuyor izleyenlere.


İnsanoğlu her an dünyanın sonunu hazırlamakta, sera gazları atmosferi her geçen gün daha da yoruyor. Kaçınılmaz son eskisinden daha da yakın. Peki, insanoğlu buna ne kadar hazır? Son yıllarda çıkan birçok filmin konusu nedendir ki bu. Yine de, değişen pek bir şey yok hayatımızda. Sadece izlediğimiz filmin arkasından bir kaç dakika - ah yazık, çok yazık diyerek, hayıflandığımız; ama hemen sonrasında unuttuğumuz gerçek.


Başka bir dünya yok. Bu nedenle, evimize, dünyamıza sahip çıkmak hepimizin borcu.

Hangisi Gerçek :Tarih Yazımı Üzerine Bir Değerlendirme

Hayat her şeyden önce bireylerin, kendi kendilerine ilişkin olarak özgür bir bilince ulaştıkları bir insanlık tarihi felsefesidir. Ama bilinç kendi başına özgür değildir. Bilincin özgürleşmesi "tinin fenolojisinde" betimlenen karmaşık bir sürede gerçekleşir. (Felsefe Sözlüğü)
"Köle; ancak çalışarak, efendisine hizmet ederek özgürlüğe kavuşur" der, Hegel. (The Philosopy  of History) Çünkü dünyayı dönüştürerek kendi kendisine bağımsızlığa ulaşmanın somut araçlarını efendisi verecektir. Bu süreç sonunda da, bilinç akla ulaşır. Dünya ona yabancı olmaktan çıkar ve onun gerçek bilgisi de artık dünyaya ait bilgidir. Gerçek bilgidir.
Hegel, bir şeyin gerçekliğine ulaşabilmenin yegane yolunun, o şeyin tüm yönleriyle irdelenmesinde gizli olduğunu savunur. (Hegel, a.g.e.) Bunun için de diyalektiği yöntem olarak benimser. Bir bilgiye ulaşmak sırasıyla tez, anti- tez ve sentez ile gerçekleşir. Mutlak idealizm felsefesi bizlere, görünen gerçeğin arkasında daima başka bir gerçek olduğunu söylemektedir. Dünya, insan zihninin arkasında başka bir gerçeğin ürünüdür, insan bu görüntüyü sürekli deneyimlemektedir. Mutlak zihin statik değil, dinamik bir sürecin ürünüdür.
Tarih, yani tüm yaşanmışlıklar, sadece çekilen bir fotoğraftan mı ibarettir? Peki, o fotoğrafı çeken kişi ne kadarını çekebilmiştir? Eğere, tarih sadece bir fotoğraf değilse, bunun yorumunu kim, neye göre yapmaktadır? Mevcut iktidara göre mi? Halka (yönetilene) göre mi? O halde gerçek her defasında yeniden mi yazılmaktadır. Herkesin gerçeği birbirinden farklılık mı göstermektedir?
Tarihi yazan kişiler kimdir?
Erk (gücün) 'in temsilcisi olarak mı tarih yazılır?
Tarih güçlülülerin ( yönetenlerin) anlattığı bir masaldan mı ibarettir?
O halde GERÇEK nedir?
Toplum ağzına beslenen bütün fikirleri yalar, yutar. Bu fikirleri kendi belli belirsiz ihtiyaçlarını uyarlarken genellikle asıl özgün anlamlarını bütünüyle çarpıtır. Bu nedenledir ki, bireyin davranışlarının öngürlebilirliği; toplumların manipüle edilmesine müsaade etmektedir. (Tarih, Sondan Bir Önceki Şeyler) Gerçek, toplumun ihtiyaçlarına göre yeniden şekillenmiştir. Çağın şartlarına uygun olarak yeniden belirlenmiş, toplumların manipülasyonuna uygun olarak yeniden yazılmıştır tüm gerçekler.
"İnsan toplumu kesinlikle yozlaşmıştır" der, Kant. (Salt Aklın Kritiği) Ona göre, dışarıdan bakıldığında tarih sanki müstakil bir delilik kaydı ve yıkıcılık cinneti gibi görünür. Darwin'in canlı organizmaların doğal seçilim yoluyla evrimleştiği teorisi deyim yerindeyse bu "uzunlamasına yasaların" temsili bir örneğidir. İnsanoğlu, yaşadığı çağın şartlarına göre renk değiştirmekte, kendisiyle birlikte tarihi yeniden şekillendirmektedir. Bir toplum yaşananları "katliam" olarak adlandırırken, farklı bir toplum "ihtiyad" olarak değerlendirmektedir.
Tarih yazımı adeta, dokunduğu kumaşın malzemesine uyar. (S. Kracauer) Her tarihçi kendi yorumunu yaptığında tarih yeniden yazılır aslında. Peki, kimdir o halde tarihçi?
Tarihi yorumlayan, yani edebiyat yapan kimse midir?
Yoksa, sadece matematikçi gibi istatiksel verileri alt alta toplayan kişi midir?
Yorum, subjektifir, istatistikler ise yoruma ihtiyaç duyar. İçinden çıkılmaz fasit daire.
Tarihçi, bir sinekle atı anlatırken ikisine de aynı hassasiyetle yaklaşabilecek midir? Peki, ya kalamazsa? Önem sırasını oluşturan unsurlar nelerdir? Buna kim karar verir? Kimi zaman bir sinek tüm kaderi değiştiren değil midir?
Tarihçinin vazifesi der Namier, fotoğraf makinesininkine değil ressamınkine benzer: Göze çarpan her şeyi ayrım gözetmeksizin yeniden üretmek değil, "şeyin" doğasında olanı keşfedip ortaya koymak, ayıklayıp vurgulamaktır bu işlev. (Narmier, Avenues Of History, London, 1952, s.8)

Tarihçiyi incelemeden önce, onun içinde bulunduğu dönemi incelemek hayati önem taşımaktadır. (What is History? Carr, NY, 1962, s. 54) Böylece, tarihçinin etkilendiği akımı tespit edebilir ve anlatılanlara daha objektif yaklaşabiliriz. Mesela, Çanakkale Zaferi, 250 kiloluk topu kaldıran Seyit Onbaşıyı ulularken, neden hiç bir zaman insan gücüyle kaldırılması gerektiğini enine boyuna irdelememiştir. Yokluklar içerisinden kazanılan zafer gerçekten bir zafer midir? Üzerinden yüz yıla yakın bir zaman geçmiş olmasına rağmen, ortaya çıkan tablo değişmiş midir? Zafer mi, yokluk mu ululanmaktadır? (İlber Ortaylı- Türkiye'de Neden Tarih Yazımı Yok?)
Bu tartışma içinden çıkılmaz hale gelse de, üzerine düşündüğümüzde "hangisi gerçek" sorusunun cevabı hiç bir zaman değişmeyecektir aslında.
Ne yapmalıyız?
Daha çok okumalıyız. Farklı kaynakları okumalı, farklı bakış açılarını görmeliyiz. Böylece, belki de, gerçeğe bir adım daha yaklaşmış oluruz.
Kimin gerçeğine?
Kendi gerçeğine!
Sedat YILMAZ
01.07.2014\ Sarıyer

Edebiyat ve Toplum İlişkisi Üzerine

               Sanatı ve toplumu neden ayrı ayrı düşünürüz? Sanat ve onun içinde var olduğu toplum aynı yaşamın içinde, diyor Ahmet İnam (Edebiyat Üstüne) Sanat, toplumunu anlatabildiği, toplumu yansıttığı sürece sanattır aslında. Böylece, sanatı toplum için mi sanat için mi diye ayrı düşünmemize gerek kalmaz da.
Sanat, sanat için midir? Toplum için midir? Yüzyıllardır süregelen bir tartışma. Sonucu yok.
                Sanat, yüzyıllarca halkı aydınlatmak ya da halkı yönlendirmek amacıyla kullanılmış bir "meta". Belki de bundan sebeptir ki halkın güveni yok sanata. Ne zaman ki, halka yön verilmek istenmiş, sanatın içerisine katılan bir tatlı kaşığı afyon zerk edilmiş halkın kanına. Sanata, dolayısıyla edebiyata görev yüklemek, onu yönlendirmeye kalkmak toplumu tümüyle öğretimiz, inanç düzenimiz çizgisinde yönetebileceğimiz sanısıyla gerçekleşmiş. Bu nedenle ki, sanatı icra eden kimse (sözüm ona sanatçı) kendisine bu "ulvi " görevi vazife bilmiş ve halkı aydınlatılması gereken bir "güruh" olarak görmüş. Bu sebeple de zamanla birlikte aralarındaki mesafe açılmış ve halk "anlamayan, kara cahil" sıfatıyla rolünü kaldığı yerden oynamaya devam edegelmiş.
                Genel anlamda sanatın, özelde ise edebiyatın ontolojik bir vazifesi olduğu gerçeğini insanların kabul etmesini  beklemek güç. İnsan hayatı- maalesef- çıkar dengesi üzerine kurulu. O halde insanoğlu, bana ne vereceksin sanat? diye sorduğunda, cevabı: - hiçbir şey, ise faydasız, boş uğraş olarak yaftalıyor sanatı. Bu kısır döngü kırılmadan, yüz yıllar boyunca böyle devam edip gidiyor.
                Homo-sapiens'in yaşadığı dünyayı anlamlandırma çabası yeni başlamadı. Uzun yıllar, kulaktan dolma, kaba hikayelerle yaşadığını izah etmeye çalışan insanoğlu, bilimin de gelişmesiyle birlikte, yaşadığı evreni, fizikle, matematikle kısacası bilimle izah etmeye çalıştı; ama bu izah, bir noktada tıkandı kaldı. Yaşama gayesini unutan "insan", kendisi için yeni amaçları yaşadığı evrenden edinmeye çalıştı. Her denemesi, boşuna bir uğraş olarak kaldı. Kendini tanımak için evreni tanımaya çalışan insanoğlu, beraberinde bir çok soruyu da getirdi; ancak bu soruların cevabını yanlış yerde, yine evrenin kendisinde, aradı. Bu nedenle ki, insanoğlu yaradılış gayesinden uzaklaştığı andan itibaren, içerisindeki o tarifsiz boşluğu yarattı: "Benlik boşluğu"
                Yaşadığımız evreni açıklamada sanatın yeri ve vazifesi asla yadsınamaz. Görmezden gelenlerin ise içlerindeki boşluğu perçinleyecektir bu mücadele. "Şayet, sanattan uzak bireyler içlerindeki boşluğu "dışlarında ne bulursa onunla", alışkanlıkla, modayla, toplumsal esrikliğin yansıması pılı pırtıyla doldurmaya kalkarsa,  bireylerin içinde doğacak benlik boşluğu,acımasız savaşlarla, sömürüyle,  zulümle, bir arada yaşama zorluklarıyla baş başa kalacaktır."(Ahmet İnam. a.g.e)
                Bireyler kendi içlerindeki boşlukları fark ettikleri anda, birbirleriyle boşluklarını paylaşmaya çabalarlar. İçlerindeki boşluğu, bu şekilde kapatacaklarını umarlar. Ama bu benlik boşluğu, başka bir benliğin boşluğuyla dol(a)mayacaktır. Çare yine yanlış yerde aranmaktadır.
                Sanat, toplumdan ayrı olarak düşünülemez. Düşünüldüğü anda zaten, o toplumun hayatında onulmaz yaralar açılmış, içerisinde sayısız benlik boşlukları oluşmuş demektir. Sanat, o toplumun kendisidir. Bir toplumun sanatını geliştirmeye çalışmak, akıntının tersine çekilen kürek gibi boş bir uğraştan öteye geçmeyecektir. Sanatın gelişmesinin yegane kuralı toplumun gelişmesidir. Toplumların bir arada mutlu ve huzurlu yaşayabilmesinin altın kuralı sanatın bizzat kendisinde gizlidir. Sanatın toplum üzerinde birleştirici vazifesi vardır. Bunu görmezden gelen toplumlar, daima dağınık yaşamaya mahkumdurlar.
Sedat YILMAZ
01.07.2014\Sarıyer