Hayat her şeyden önce bireylerin,
kendi kendilerine ilişkin olarak özgür bir bilince ulaştıkları bir insanlık
tarihi felsefesidir. Ama bilinç kendi başına özgür değildir. Bilincin
özgürleşmesi "tinin fenolojisinde" betimlenen karmaşık bir sürede gerçekleşir.
(Felsefe Sözlüğü)
"Köle; ancak çalışarak,
efendisine hizmet ederek özgürlüğe kavuşur" der, Hegel. (The Philosopy of History) Çünkü dünyayı dönüştürerek kendi
kendisine bağımsızlığa ulaşmanın somut araçlarını efendisi verecektir. Bu süreç
sonunda da, bilinç akla ulaşır. Dünya ona yabancı olmaktan çıkar ve onun gerçek
bilgisi de artık dünyaya ait bilgidir. Gerçek bilgidir.
Hegel, bir şeyin gerçekliğine
ulaşabilmenin yegane yolunun, o şeyin tüm yönleriyle irdelenmesinde gizli
olduğunu savunur. (Hegel, a.g.e.) Bunun için de diyalektiği yöntem olarak
benimser. Bir bilgiye ulaşmak sırasıyla tez, anti- tez ve sentez ile
gerçekleşir. Mutlak idealizm felsefesi bizlere, görünen gerçeğin arkasında
daima başka bir gerçek olduğunu söylemektedir. Dünya, insan zihninin arkasında
başka bir gerçeğin ürünüdür, insan bu görüntüyü sürekli deneyimlemektedir.
Mutlak zihin statik değil, dinamik bir sürecin ürünüdür.
Tarih, yani tüm yaşanmışlıklar,
sadece çekilen bir fotoğraftan mı ibarettir? Peki, o fotoğrafı çeken kişi ne
kadarını çekebilmiştir? Eğere, tarih sadece bir fotoğraf değilse, bunun
yorumunu kim, neye göre yapmaktadır? Mevcut iktidara göre mi? Halka
(yönetilene) göre mi? O halde gerçek her defasında yeniden mi yazılmaktadır.
Herkesin gerçeği birbirinden farklılık mı göstermektedir?
Tarihi yazan kişiler kimdir?
Erk (gücün) 'in temsilcisi olarak
mı tarih yazılır?
Tarih güçlülülerin ( yönetenlerin)
anlattığı bir masaldan mı ibarettir?
O halde GERÇEK nedir?
Toplum ağzına beslenen bütün
fikirleri yalar, yutar. Bu fikirleri kendi belli belirsiz ihtiyaçlarını
uyarlarken genellikle asıl özgün anlamlarını bütünüyle çarpıtır. Bu nedenledir
ki, bireyin davranışlarının öngürlebilirliği; toplumların manipüle edilmesine
müsaade etmektedir. (Tarih, Sondan Bir
Önceki Şeyler) Gerçek, toplumun ihtiyaçlarına göre yeniden şekillenmiştir.
Çağın şartlarına uygun olarak yeniden belirlenmiş, toplumların manipülasyonuna
uygun olarak yeniden yazılmıştır tüm gerçekler.
"İnsan toplumu kesinlikle
yozlaşmıştır" der, Kant. (Salt Aklın Kritiği) Ona göre, dışarıdan
bakıldığında tarih sanki müstakil bir delilik kaydı ve yıkıcılık cinneti gibi
görünür. Darwin'in canlı organizmaların doğal seçilim yoluyla evrimleştiği
teorisi deyim yerindeyse bu "uzunlamasına yasaların" temsili bir
örneğidir. İnsanoğlu, yaşadığı çağın şartlarına göre renk değiştirmekte,
kendisiyle birlikte tarihi yeniden şekillendirmektedir. Bir toplum yaşananları
"katliam" olarak adlandırırken, farklı bir toplum "ihtiyad"
olarak değerlendirmektedir.
Tarih yazımı adeta, dokunduğu kumaşın
malzemesine uyar. (S. Kracauer) Her tarihçi kendi yorumunu yaptığında tarih
yeniden yazılır aslında. Peki, kimdir o halde tarihçi?
Tarihi yorumlayan, yani edebiyat
yapan kimse midir?
Yoksa, sadece matematikçi gibi
istatiksel verileri alt alta toplayan kişi midir?
Yorum, subjektifir, istatistikler
ise yoruma ihtiyaç duyar. İçinden çıkılmaz fasit daire.
Tarihçi, bir sinekle atı anlatırken
ikisine de aynı hassasiyetle yaklaşabilecek midir? Peki, ya kalamazsa? Önem
sırasını oluşturan unsurlar nelerdir? Buna kim karar verir? Kimi zaman bir
sinek tüm kaderi değiştiren değil midir?
Tarihçinin vazifesi der Namier,
fotoğraf makinesininkine değil ressamınkine benzer: Göze çarpan her şeyi ayrım
gözetmeksizin yeniden üretmek değil, "şeyin" doğasında olanı keşfedip
ortaya koymak, ayıklayıp vurgulamaktır bu işlev. (Narmier, Avenues Of History,
London, 1952, s.8)

Tarihçiyi incelemeden önce, onun
içinde bulunduğu dönemi incelemek hayati önem taşımaktadır. (What is History?
Carr, NY, 1962, s. 54) Böylece, tarihçinin etkilendiği akımı tespit edebilir ve
anlatılanlara daha objektif yaklaşabiliriz. Mesela, Çanakkale Zaferi, 250
kiloluk topu kaldıran Seyit Onbaşıyı ulularken, neden hiç bir zaman insan
gücüyle kaldırılması gerektiğini enine boyuna irdelememiştir. Yokluklar içerisinden
kazanılan zafer gerçekten bir zafer midir? Üzerinden yüz yıla yakın bir zaman
geçmiş olmasına rağmen, ortaya çıkan tablo değişmiş midir? Zafer mi, yokluk mu
ululanmaktadır? (İlber Ortaylı-
Türkiye'de Neden Tarih Yazımı Yok?)
Bu tartışma içinden çıkılmaz hale
gelse de, üzerine düşündüğümüzde "hangisi gerçek" sorusunun cevabı
hiç bir zaman değişmeyecektir aslında.
Ne yapmalıyız?
Daha çok okumalıyız. Farklı
kaynakları okumalı, farklı bakış açılarını görmeliyiz. Böylece, belki de,
gerçeğe bir adım daha yaklaşmış oluruz.
Kimin gerçeğine?
Kendi gerçeğine!
Sedat YILMAZ
01.07.2014\ Sarıyer
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder