Sanatı ve toplumu neden ayrı ayrı
düşünürüz? Sanat ve onun içinde var olduğu toplum aynı yaşamın içinde, diyor
Ahmet İnam (Edebiyat Üstüne) Sanat, toplumunu anlatabildiği, toplumu
yansıttığı sürece sanattır aslında. Böylece, sanatı toplum için mi sanat için
mi diye ayrı düşünmemize gerek kalmaz da.
Sanat,
sanat için midir? Toplum için midir? Yüzyıllardır süregelen bir tartışma. Sonucu
yok.
Sanat,
yüzyıllarca halkı aydınlatmak ya da halkı yönlendirmek amacıyla kullanılmış bir
"meta". Belki de bundan sebeptir
ki halkın güveni yok sanata. Ne zaman ki, halka yön verilmek istenmiş, sanatın
içerisine katılan bir tatlı kaşığı afyon zerk edilmiş halkın kanına. Sanata,
dolayısıyla edebiyata görev yüklemek, onu yönlendirmeye kalkmak toplumu tümüyle
öğretimiz, inanç düzenimiz çizgisinde yönetebileceğimiz sanısıyla gerçekleşmiş.
Bu nedenle ki, sanatı icra eden kimse (sözüm ona sanatçı) kendisine bu "ulvi " görevi vazife bilmiş ve
halkı aydınlatılması gereken bir "güruh"
olarak görmüş. Bu sebeple de zamanla birlikte aralarındaki mesafe açılmış ve
halk "anlamayan, kara cahil"
sıfatıyla rolünü kaldığı yerden oynamaya devam edegelmiş.
Genel
anlamda sanatın, özelde ise edebiyatın ontolojik
bir vazifesi olduğu gerçeğini insanların kabul etmesini beklemek güç. İnsan hayatı- maalesef- çıkar
dengesi üzerine kurulu. O halde insanoğlu, bana ne vereceksin sanat? diye sorduğunda,
cevabı: - hiçbir şey, ise faydasız, boş
uğraş olarak yaftalıyor sanatı. Bu kısır döngü kırılmadan, yüz yıllar
boyunca böyle devam edip gidiyor.
Homo-sapiens'in
yaşadığı dünyayı anlamlandırma çabası yeni başlamadı. Uzun yıllar, kulaktan
dolma, kaba hikayelerle yaşadığını izah etmeye çalışan insanoğlu, bilimin de
gelişmesiyle birlikte, yaşadığı evreni, fizikle, matematikle kısacası bilimle
izah etmeye çalıştı; ama bu izah, bir noktada tıkandı kaldı. Yaşama gayesini
unutan "insan", kendisi için yeni
amaçları yaşadığı evrenden edinmeye çalıştı. Her denemesi, boşuna bir uğraş
olarak kaldı. Kendini tanımak için evreni tanımaya çalışan insanoğlu, beraberinde
bir çok soruyu da getirdi; ancak bu soruların cevabını yanlış yerde, yine
evrenin kendisinde, aradı. Bu nedenle ki, insanoğlu yaradılış gayesinden
uzaklaştığı andan itibaren, içerisindeki o tarifsiz boşluğu yarattı:
"Benlik boşluğu"
Yaşadığımız
evreni açıklamada sanatın yeri ve vazifesi asla yadsınamaz. Görmezden
gelenlerin ise içlerindeki boşluğu perçinleyecektir bu mücadele. "Şayet, sanattan uzak bireyler içlerindeki
boşluğu "dışlarında ne bulursa onunla", alışkanlıkla, modayla,
toplumsal esrikliğin yansıması pılı pırtıyla doldurmaya kalkarsa, bireylerin içinde doğacak benlik
boşluğu,acımasız savaşlarla, sömürüyle,
zulümle, bir arada yaşama zorluklarıyla baş başa kalacaktır."(Ahmet
İnam. a.g.e)
Bireyler
kendi içlerindeki boşlukları fark ettikleri anda, birbirleriyle boşluklarını
paylaşmaya çabalarlar. İçlerindeki boşluğu, bu şekilde kapatacaklarını umarlar.
Ama bu benlik boşluğu, başka bir benliğin boşluğuyla dol(a)mayacaktır. Çare
yine yanlış yerde aranmaktadır.
Sanat,
toplumdan ayrı olarak düşünülemez. Düşünüldüğü anda zaten, o toplumun hayatında
onulmaz yaralar açılmış, içerisinde sayısız benlik boşlukları oluşmuş demektir.
Sanat, o toplumun kendisidir. Bir toplumun sanatını geliştirmeye çalışmak,
akıntının tersine çekilen kürek gibi boş bir uğraştan öteye geçmeyecektir.
Sanatın gelişmesinin yegane kuralı toplumun gelişmesidir. Toplumların bir arada
mutlu ve huzurlu yaşayabilmesinin altın kuralı sanatın bizzat kendisinde
gizlidir. Sanatın toplum üzerinde birleştirici vazifesi vardır. Bunu görmezden
gelen toplumlar, daima dağınık yaşamaya mahkumdurlar.
Sedat YILMAZ
01.07.2014\Sarıyer
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder