1 Temmuz 2014 Salı

Edebiyat ve Toplum İlişkisi Üzerine

               Sanatı ve toplumu neden ayrı ayrı düşünürüz? Sanat ve onun içinde var olduğu toplum aynı yaşamın içinde, diyor Ahmet İnam (Edebiyat Üstüne) Sanat, toplumunu anlatabildiği, toplumu yansıttığı sürece sanattır aslında. Böylece, sanatı toplum için mi sanat için mi diye ayrı düşünmemize gerek kalmaz da.
Sanat, sanat için midir? Toplum için midir? Yüzyıllardır süregelen bir tartışma. Sonucu yok.
                Sanat, yüzyıllarca halkı aydınlatmak ya da halkı yönlendirmek amacıyla kullanılmış bir "meta". Belki de bundan sebeptir ki halkın güveni yok sanata. Ne zaman ki, halka yön verilmek istenmiş, sanatın içerisine katılan bir tatlı kaşığı afyon zerk edilmiş halkın kanına. Sanata, dolayısıyla edebiyata görev yüklemek, onu yönlendirmeye kalkmak toplumu tümüyle öğretimiz, inanç düzenimiz çizgisinde yönetebileceğimiz sanısıyla gerçekleşmiş. Bu nedenle ki, sanatı icra eden kimse (sözüm ona sanatçı) kendisine bu "ulvi " görevi vazife bilmiş ve halkı aydınlatılması gereken bir "güruh" olarak görmüş. Bu sebeple de zamanla birlikte aralarındaki mesafe açılmış ve halk "anlamayan, kara cahil" sıfatıyla rolünü kaldığı yerden oynamaya devam edegelmiş.
                Genel anlamda sanatın, özelde ise edebiyatın ontolojik bir vazifesi olduğu gerçeğini insanların kabul etmesini  beklemek güç. İnsan hayatı- maalesef- çıkar dengesi üzerine kurulu. O halde insanoğlu, bana ne vereceksin sanat? diye sorduğunda, cevabı: - hiçbir şey, ise faydasız, boş uğraş olarak yaftalıyor sanatı. Bu kısır döngü kırılmadan, yüz yıllar boyunca böyle devam edip gidiyor.
                Homo-sapiens'in yaşadığı dünyayı anlamlandırma çabası yeni başlamadı. Uzun yıllar, kulaktan dolma, kaba hikayelerle yaşadığını izah etmeye çalışan insanoğlu, bilimin de gelişmesiyle birlikte, yaşadığı evreni, fizikle, matematikle kısacası bilimle izah etmeye çalıştı; ama bu izah, bir noktada tıkandı kaldı. Yaşama gayesini unutan "insan", kendisi için yeni amaçları yaşadığı evrenden edinmeye çalıştı. Her denemesi, boşuna bir uğraş olarak kaldı. Kendini tanımak için evreni tanımaya çalışan insanoğlu, beraberinde bir çok soruyu da getirdi; ancak bu soruların cevabını yanlış yerde, yine evrenin kendisinde, aradı. Bu nedenle ki, insanoğlu yaradılış gayesinden uzaklaştığı andan itibaren, içerisindeki o tarifsiz boşluğu yarattı: "Benlik boşluğu"
                Yaşadığımız evreni açıklamada sanatın yeri ve vazifesi asla yadsınamaz. Görmezden gelenlerin ise içlerindeki boşluğu perçinleyecektir bu mücadele. "Şayet, sanattan uzak bireyler içlerindeki boşluğu "dışlarında ne bulursa onunla", alışkanlıkla, modayla, toplumsal esrikliğin yansıması pılı pırtıyla doldurmaya kalkarsa,  bireylerin içinde doğacak benlik boşluğu,acımasız savaşlarla, sömürüyle,  zulümle, bir arada yaşama zorluklarıyla baş başa kalacaktır."(Ahmet İnam. a.g.e)
                Bireyler kendi içlerindeki boşlukları fark ettikleri anda, birbirleriyle boşluklarını paylaşmaya çabalarlar. İçlerindeki boşluğu, bu şekilde kapatacaklarını umarlar. Ama bu benlik boşluğu, başka bir benliğin boşluğuyla dol(a)mayacaktır. Çare yine yanlış yerde aranmaktadır.
                Sanat, toplumdan ayrı olarak düşünülemez. Düşünüldüğü anda zaten, o toplumun hayatında onulmaz yaralar açılmış, içerisinde sayısız benlik boşlukları oluşmuş demektir. Sanat, o toplumun kendisidir. Bir toplumun sanatını geliştirmeye çalışmak, akıntının tersine çekilen kürek gibi boş bir uğraştan öteye geçmeyecektir. Sanatın gelişmesinin yegane kuralı toplumun gelişmesidir. Toplumların bir arada mutlu ve huzurlu yaşayabilmesinin altın kuralı sanatın bizzat kendisinde gizlidir. Sanatın toplum üzerinde birleştirici vazifesi vardır. Bunu görmezden gelen toplumlar, daima dağınık yaşamaya mahkumdurlar.
Sedat YILMAZ
01.07.2014\Sarıyer

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder