24 Haziran 2014 Salı

MAZMUNDAN GELENEĞE TÜRK ŞİİRİNİN SERÜVENİ


“Şiir bizi verir, bazan doğrudan doğruya verir çığlık olur.
 Fikir halinde verir, hikmet olur.” A. H. Tanpınar

Kelimeler de canlılar gibi aynı kaderi yaşarlar: Doğar, gelişir-büyür-yaşlanır ve ölürler. Dünyadaki mevcut dillerin tarihi incelendiği zaman, yüz binlerce kelimenin bu kaderi yaşadığı, unutulup gittiği bir anlamda fosilleştiği görülecektir. Her kelime nasıl ki bir ihtiyaçtan doğuyorsa ve o ihtiyaç hissedildiği müddetçe halkın dilinde yaşıyorsa; bu sürecin vazgeçilmez bir neticesi olarak da, ihtiyaçlara cevap veremediği anda yok olup gitmesi doğal bir durumdur. (Demirel,2002)
Kelimeler, bir dilin kendisini ifade etmede faydalandığı en önemli ve anlamlı semboller topluluğudur. Bir dilde yaşayan kelime sayısının fazlalığı ve her bir kelimenin sözlük anlamı dışında başka anlamlara delalet etmesi mecaz olarak nitelenir. Mecaz da daha çok entelektüel birikimlerin sonucunda ortaya çıkar. (Tural,1992)
Bir dilin entelektüel birikimleri, kendisini, daha çok edebiyat alanında gösterir. Edebiyat bir bakıma dilin üst dilidir. (Demirel,2002) Edebiyatçı, mensubu olduğu halkın kullandığı dilin dışında, kendine özgü bir dil oluşturur ve onu işler. Edebiyatçı bunu yaparken, dili olduğundan farklı anlamlarında kullanır. Yeni imalar oluşturacak kelimeleri özellikle kullanır. Böylece şair, şiirinde hayallerini aktarabilmek için yeni mazmunlar elde etmiş olur.
Mazmun, Arapça “zımn” kökünden gelir. Lisanü’l Arap’ta hamile devenin henüz doğmamış yavrusu anlamında kullanılmıştır. (Demirel,2006) Yani bir bilinmezlik anlamı söz konusudur. Edebiyatta ise bu sözcük, mana, kavram, nükteli, cinaslı, sanatlı söz anlamında kullanılmıştır. (TDK)
“Divan şairlerinin başarısı son derece dar ve muayyen sahaya en orijinal hayat safhalarını, tabiat manzaralarını koymalarındadır. Yani, şairler mazmunlarla ne kadar iyi oynayabilirse o kadar iyi bir şairdir denilebilir. Orada her bir kelime ayrı bir mana ifade eder. Ya bu mana hendesi bir tezahürdür, ya gizli bir mazmundur, ya bir tabiat manzarasını tasvirdir, ya bir ananeye temastır ya da tevriye sanatı ile bize ikinci bir ufku açar. Fakat bunların hepsi birer kelime ile işarettir. Çünkü bunlar beytin içerisine girecektir. Aruz ölçüsüne uyacaktır. Mısra veya beyit içinde kullanılan her bir kelime, belli bir değere sahip olup sembol ve imaj dünyasından izler taşımaktadır.”(Tarlan,1985)  Burada önemli olan, okuyucunun kendisini mazmuna götürecek ve bu şekilde şiirin estetiğine, lezzetine kavuşarak, şiirden zevk almasına imkân sağlayacak sembol, imaj ve motif dünyasına olan mesafesidir. “Okuyucuda divan şiiri geleneğine ve kültürüne karşı bir yakınlık söz konusu ise; şairin şiirde kullandığı kelimeler ile neleri tedai ettirdiğini, kelimelerin hangi düşünceleri sembolize ettiğini kavrar ve mazmuna ulaşır.” (Demirel,2002)
            Şakayık alnı zemin-busdan olup mecruh
            Benefşe kameti aldı tevazu ile dü-ta (Fuzuli)
            “Şakayıkın alnı yeri öpmekten yaralanmıştır. Menekşe de saygıdan dolayı boynunu iki büklüm etmiştir.”
            “Beyitte yer alan “ şakayık, alın” anahtar kelimeleri akla namaz mazmununu getirmektedir. Şakayık, şekil itibariyle yere doğru bir çiçektir. Şakayıkın bu durumu hüsn-i ta’lil ile sanki saygıdan ötürü yeri öpüyormuş şeklinde yorumlanmıştır. Burada rükuya varan ve secde yapan insan tasvir edilmiştir.” ( Tarlan, 1985)
            Bu şiirde görüldüğü gibi, klasik şiir gücünü kullandığı mazmundan alır. Şair, rükûya varan insan tasvirini şakayık çiçeğiyle sağlamıştır. Sayfalar dolusu anlatabileceği birçok şeyi tek bir sözcüğe sığdırarak, şiirde sanatlı bir söyleyişi yakalamıştır. Eğer, klasik şiiri oluşturan bu mazmunlardan uzaklaşılırsa zamanla klasik şiir anlaşılmaktan da uzaklaşılarak, gelenek anlaşıl(a)mayacaktır.
 “Divan şiiri her şeyden önce bir gelenek şiiridir. Bu gelenek çerçevesinde şiirin çoğu kuralları çok önceden belirlenmiş ve şairlerin önlerine konulmuştur. Divan şairi elindeki bu hazır malzemeyi kendi his, duygu, düşünce ve hayal dünyasının potasında eritir. Daha sonra meydana getirdiği bu ürünü belli bir nazım şekli ve ölçüsü içerisinde kalıba döker.” (Tarlan,1990) Gelenek: Bir toplumda, bir toplulukta eskiden kalmış olmaları dolayısıyla saygın tutulup kuşaktan kuşağa iletilen kültürel kalıntılar, alışkanlıklar, bilgi, töre ve davranışlar, anane. (TDK) Bir dönemi anlamak ancak o dönemin geleneğini iyi anlamaktan geçer. O döneme has özelliklerin tümü bizi geleneğe götürürken, şairleri de bu genellemeden ayrı düşünmemek gereklidir.
            “Divan şiirini anlamak için öncelikle divan şiiri ve kültürüne aşina olmalıyız. Sonra şairin yaşadığı devrin maddi-manevi kültür dünyası hakkında bilgi sahibi olmalıyız. Daha sonra divan şiirinin önemli malzemelerinden olan edebi sanatlara vakıf olmalıyız. Ancak bu bilgilere sahip olduktan sonra mazmunları anlayabilir ve divan şirini anlamlandırabiliriz.” (Akün,1994) Divan şiiri kültürünü anlamamak, divan şiirini anlamayı zorlaştıracağı gibi o döneminde kendine has edebiyatını anlamayı, böylece o döneme ait estetik zevk ve duyuşları zorlaştıracaktır.
            Klasik şiirimizin zengin iç dünyasını oluşturan mazmunlar, divan şiirinin kuruluşundan itibaren gelişerek basit mazmunlardan yani benzetme niteliği olan mazmunlardan uzaklaşarak zaman içerisinde şiirdeki incelmenin ve hayaldeki genişlemenin neticesi olarak benzetme yerini istiareye, özellikle açık istiareye yerini bırakmıştır. Yani “şair artık gül ile birlikte sevgilinin yanağını, servi ile boyunu, nergis ile gözünü bir arada vermek yerine sadece gül, servi, nergis ve sümbül diyerek neyi ifade etmek istediğini dolaylı bir şekilde dile getirmeye çalışmıştır. 16. ve 17. yüzyıldan itibaren Baki, Fuzuli ve Hayali Bey gibi şairlerin elinde şiir daha bilinçli bir yaklaşımla işlenmiş ve şiir dili sanatkârane bir hüviyet kazanmıştır. İşte bu noktada karmaşık mazmunların da şiire girmeye başladığı görülür. Bu noktada şiirin anlamı veya şairin neyi kastettiği çok da açık bir nitelikte değildir. Divan şiiri kültürüne ve şairin edebi kişiliğine vakıf olmayanlar için şiirin anlamını yakalamak gerçekten zor bir hale gelmiştir.” (Levend,1984)
Zamanla uzaklaşılan mazmunlar, eskinin yaşama dünyasını ve inceliklerini terk etmemize de neden olmuştur. Bu durumda beraberinde eski şiirin anlaşılmasını güçleştirmiştir. Asırların süzgecinden gelişerek gelen mazmunlar, yenileşmenin başlangıcı olarak kabul edilen Tanzimat’la birlikte dünyasına yeni kavramlar, imajlar ve hayaller alır. Esasen, klasik edebiyatın yaşanılan sosyal hayatın ve onun meselelerinin tamamen dışında kaldığını söylemek pek mümkün değildir. “Klasik Türk edebiyatında da günlük hayatı ve sosyal meseleleri konu edinen eserler kaleme alınmıştır. Fakat toplumun ve ona ait problemlerin edebiyatta ön plana çıkması, fikrin hisse galip gelecek tarzda edebi eserin bünyesine girmesi, kısacası toplumun çeşitli sosyal, kültürel, siyasi ve benzeri meselelerinin geniş bir şekilde konu olarak ele alınması, Tanzimat sonrasında batı etkisinde gelişen Türk edebiyatıyla gelişir.” (Demirel,2002)
Batı edebiyatına yöneliş ve yeni edebiyat ikliminde yetişen kuşaklar giderek eski tarz denilen şiir dünyasına yabancılaşmaya başlamıştır. Ancak, bu yöneliş adeta bir ihtiyaçtan ortaya çıkmıştır. Yeni şiir, şiirde yenilik arayışı neticesinde gerçekleşir. Kendisini sürekli olarak tekrara düşen klasik sanatçı, insanların duygu ve düşüncelerine yeterince yer verememeye başlamıştır. Böylece, zamanla klasik şiir terk edilmiş ve batı normlarında yeni şiir anlayışı kabul edilmiştir. 
“On dokuzuncu asrın ilk yarısında Türk şiirinin manzarası bir bakıma geçen asırlardan pek farklı değildir. Nedimden sonra arazı iyiden iyiye görülen fakat başlangıcı daha evvelce çıkan bir zevk bozulması ve dağılışı, ilhamın umumiyetle küçük, kelime ve ifade oyunlarına dayanan buluşlardan öteye geçememesinden gelen yoksulluk, mesnevilerde Nabi’den beri çalışılan fakat bir türlü sırrı bulunamayan bir yerli icat arzusu, daha ziyade nesre ait hususiyetlerin artması, bu yarım asrın şiirinin de esas vasıflarıdır.  Hamlesini yöneltecek, dağınık tecrübelerine düzen verecek ana fikirden mahrum olduğu için bayağılıktan öteye geçemeyen bir realizm ve yerlilik zevki, daha ziyade değerlerin zayıflamasından gelen sensualité (nefsine düşkün) teşhiri, söyleyecek hiçbir şeyi olmayan insanların vakit geçirmek için konuşmasını andıran yarenlik edası, ilk göze çarpan şeylerdir. Ne halk ifadesine ve diline gittikçe artan ilgi, ne nazirecilik dolayısıyla sık sık eserlerine dönülen eski şairlerin tesirleri, ne de geçen asrın sonunda, yani Galib’in musammatlarla yapmağa çalıştığı geniş nefesli ve hamleli şiir tecrübesi ve yine onun tesiriyle hızını artıran mevlevi ve tasavvufi ilham bu çözülmüş manzarasını değiştiremez. Sanki bütün pınarlar kurumuş ve insan çırılçıplaktır. Ve sanki insanın yerin aruz vezninin bizzat kendisi ortada dolaşıyor, halk ağzından ve hayattan topladığı ifadeler üzerine tek başına küçük, manasız oyunlar yapıyordu.” (Tanpınar,2003)
A.H. Tanpınar’ın ifadesiyle saray istiaresi etrafında dönen ve önemli bir tarafıyla saray edebiyatı olan klasik edebiyatın dili de seçkin tabakaya hitap eden bir dildi.(Tanpınar,2013) Tanzimat sonrasında gelişen batı tesirindeki Türk edebiyatındaki değişmenin yaşandığı sahalardan biri de dil olur. Saraydan çıkarak yalıları, köşkleri, mesire ve eğlence yerlerini, sokağı konu almaya başlayan edebiyatın muhtevasında kendini gösteren bu değişme dilde sürer. (…) Bütün bu çalışmalar ve uygulamalar yeni bir edebiyatla birlikte, hatta edebiyattan önce yeni bir dilin oluşmasını sağlamak içindir. (Korkmaz,2007)
“19. yüzyıl klasik edebiyatın kendini yenileyemediği ve güçlü bir temsilci yetiştiremediği yüzyıl olur. Yüzyılın başlarında Enderunlu Vasıf ve Enderunlu Fazıl, Nedim’in yolunu takip ederek mahalli hayatın incelmiş İstanbul ağzıyla yer yer karşılıklı diyaloglara girişerek, yansıtırlar.” (Tanpınar, 2007) Tanzimat’la birlikte Şinasi, şiirin muhtevasında değişiklik yapar. Şinasi, her şeyden önce, eski münacatları dolduran malzeme yığınını ayıklar. Tanrı fikrini yeryüzüne ait teferruatla değil, kâinatın bütünlüğü içinde ortaya koyar. Gayesi sanat göstermekten ziyade Tanrı ile kâinat arasındaki münasebeti anlatmaktır. (Kaplan,1978) Bu da gösteriyor ki yenilikçi sanatkâr, klasik sanatkârdan aynı konuyu ele aldığı eserlerde bile ayrılma noktasına gelmiştir. (Demirel,2002)
Klasik Türk şiirinde ciddi bir şiir zafiyetinin oluşması gelenekten kopuşla birlikte başlar. (Çetişli,2007) Yahya Kemal Beyatlı bu hali, somut; ama ironik bir teşbih çevresinde şöyle anlatır: “ Bir naaş nasıl yavaş yavaş solar, çürür, lime lime olur, bir kemik çerçevesi kalırsa Türk şiirinin de öyle, önce ruhu çekildi, sonra yavaş lisanı çürüdü, vezni bozuldu, ahengi çetrefilleşti. Nihayet kuru bir iskeleti kaldı.  Senelerdir en usta sanatkârlar bu iskeleti diriltemiyor. İnkıraz devirlerinin başlıca farikasıdır, bir edebiyat ölürse lügat, vezin, sarf, nahiv hevesleri ortalığı sarar, edebi nazariyeler kaynaşır, yenilik bir iptila olur, şiirin kendi ölür binlerce şair ürer; tıpkı bir naaş, ruhu olduğu zaman bir vücutken, çürüdükten sonra bir kurt mahşeri kesildiği gibi.” (Demirel,2002)
18. yüzyılda Şeyh Galip’le son zirve hareketini geliştiren Divan şiiri, bundan sonra düşüşe geçmiş, 19. yüzyılda Encümen-i Şuara’nın elinde kendini tekrar etmekten öteye geçememiştir. Yeni Türk şiirinin ilk temsilcileri (Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa), ilk şiir zevklerini Divan şiiri mısralarında tatmış, ilk denemelerini o vadide yapmış olsalar da en sert eleştirilerini yine ona yöneltmişlerdir. 20. yüzyıla gelindiğinde Divan tarzını “taklidi” olarak devam ettirmek isteyen üç-beş kişiden başka bir şey görülmez. Bu yüzyılda Divan şiiri bakımından tek ciddi faaliyet, Yahya Kemal’in neoklasik anlayış içinde kaleme aldığı ve ileriki yıllarda eski şiirin rüzgârıyla isimli kitabında toplayacağı şiirlerdir. (Korkmaz,2007)
Sonuç olarak; ortaya konulan görüşlerden hareketle, mazmunun Divan şiiri geleneğinin ve imaj dünyasının önemli bir parçası olduğunu rahatlıkla dile getirebiliriz. Divan şiiri öylesine bir gelenektir ki, bu geleneğe, en şöhretlisinden, belki de esamisi dahi okunmayan şairine kadar herkes, sıkı bir şekilde uymayı önemli görev bilmişlerdir. Yüzyıllar boyunca hemen hiçbir şair bu geleneğin dışına çıkma ve yeni arayışlara yönelme ihtiyacı hissetmemiştir. Ancak bununla beraber şunu da yapmışlardır: kendileri kadar ki süre içerisinde, bu gelenek çevresinde söylenmemiş, dile getirilmemiş duyguları, düşünceleri hayalleri, mecazları, teşbihleri, istiareleri, mazmunları terennüm ederek, geleneğe farklı boyutlar kazandırmışlar; bir anlamda kendilerine has bir ekol oluşturmuşlardır.
 “Mazmun aynı zamanda, Divan şairinin edebi kişiliğinin tespitinde de önemli bir malzemedir. Bir bakıma mihenk taşı olarak da düşünülebilir. Çünkü şairin ortaya koyduğu yeni/orijinal mazmunlar onun edebiyat dünyası içerisindeki yerini önemli derecede belirlemektedir. Bunun yanında var olan mazmunları tekrarlayan, kendini aşamayan ve geleneğin sığ kalıpları içinde kalan şair bir bakıma sıradanlığın çemberin içinde dönüp duracaktır.” (Demirel,2002)

Sedat Yılmaz
04.03.2014
Sarıyer\İSTANBUL
KAYNAKÇA:

Tanpınar A. H. , Edebiyat Dersleri, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2013
Tanpınar A. H. , 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Çağlayan Kitabevi, İstanbul, 2003
Levend A. S. , Divan Edebiyatı, Enderun Kitabevi, İstanbul, 1984
Korkmaz, R. , Yeni Türk Edebiyatı El Kitabı, Grafiker Yayınları, Ankara, 2007
Çetişli İ. , . Meşrutiyet Dönemi Türk Edebiyatı, Akçağ Yayınları, Ankara, 2007
Tural S. , Edebiyat Bilimine Katkılar, Ankara, 1992
Akün Ö. F. , Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi C.9, İstanbul, 1994
Türkçe Sözlük, TDK, Son Basım

Makaleler:
Demirel Ş. , Mazmun Üzerine Bir Değerlendirme, Türk Dünyası Sosyal Bilimler Dergisi, 2002
Prof. Dr. Ali Nihad Tarlan’ın Makalelerinden seçmeler, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, Ankara, 1990

Demirel Ş. , Mazmundan İmgeye Bir Yolculuk, Fırat Üniversitesi Türkçe Eğitim Bölümü, 2006

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder