“Şiir bizi verir, bazan doğrudan doğruya
verir çığlık olur.
Fikir
halinde verir, hikmet olur.” A. H. Tanpınar
Kelimeler de canlılar gibi aynı kaderi
yaşarlar: Doğar, gelişir-büyür-yaşlanır ve ölürler. Dünyadaki mevcut dillerin
tarihi incelendiği zaman, yüz binlerce kelimenin bu kaderi yaşadığı, unutulup
gittiği bir anlamda fosilleştiği görülecektir. Her kelime nasıl ki bir
ihtiyaçtan doğuyorsa ve o ihtiyaç hissedildiği müddetçe halkın dilinde yaşıyorsa;
bu sürecin vazgeçilmez bir neticesi olarak da, ihtiyaçlara cevap veremediği
anda yok olup gitmesi doğal bir durumdur. (Demirel,2002)
Kelimeler, bir dilin kendisini ifade etmede
faydalandığı en önemli ve anlamlı semboller topluluğudur. Bir dilde yaşayan kelime
sayısının fazlalığı ve her bir kelimenin sözlük anlamı dışında başka anlamlara
delalet etmesi mecaz olarak nitelenir. Mecaz da daha çok entelektüel
birikimlerin sonucunda ortaya çıkar. (Tural,1992)
Bir dilin entelektüel birikimleri, kendisini,
daha çok edebiyat alanında gösterir. Edebiyat bir bakıma dilin üst dilidir. (Demirel,2002)
Edebiyatçı, mensubu olduğu halkın kullandığı dilin dışında, kendine özgü bir
dil oluşturur ve onu işler. Edebiyatçı bunu yaparken, dili olduğundan farklı
anlamlarında kullanır. Yeni imalar oluşturacak kelimeleri özellikle kullanır.
Böylece şair, şiirinde hayallerini aktarabilmek için yeni mazmunlar elde etmiş
olur.
Mazmun, Arapça “zımn” kökünden gelir.
Lisanü’l Arap’ta hamile devenin henüz doğmamış yavrusu anlamında kullanılmıştır.
(Demirel,2006) Yani bir bilinmezlik anlamı söz konusudur. Edebiyatta ise bu
sözcük, mana, kavram, nükteli, cinaslı, sanatlı söz anlamında kullanılmıştır. (TDK)
“Divan şairlerinin başarısı son derece dar ve muayyen sahaya en orijinal
hayat safhalarını, tabiat manzaralarını koymalarındadır. Yani, şairler
mazmunlarla ne kadar iyi oynayabilirse o kadar iyi bir şairdir denilebilir.
Orada her bir kelime ayrı bir mana ifade eder. Ya bu
mana hendesi bir tezahürdür, ya gizli bir mazmundur, ya bir tabiat manzarasını
tasvirdir, ya bir ananeye temastır ya da tevriye sanatı ile bize ikinci bir
ufku açar. Fakat bunların hepsi birer kelime ile işarettir. Çünkü bunlar beytin
içerisine girecektir. Aruz ölçüsüne uyacaktır. Mısra veya beyit içinde
kullanılan her bir kelime, belli bir değere sahip olup sembol ve imaj
dünyasından izler taşımaktadır.”(Tarlan,1985) Burada önemli olan, okuyucunun kendisini
mazmuna götürecek ve bu şekilde şiirin estetiğine, lezzetine kavuşarak, şiirden
zevk almasına imkân sağlayacak sembol, imaj ve motif dünyasına olan
mesafesidir. “Okuyucuda divan şiiri geleneğine ve kültürüne karşı bir yakınlık
söz konusu ise; şairin şiirde kullandığı kelimeler ile neleri tedai
ettirdiğini, kelimelerin hangi düşünceleri sembolize ettiğini kavrar ve mazmuna
ulaşır.” (Demirel,2002)
Şakayık alnı zemin-busdan olup mecruh
Benefşe kameti aldı
tevazu ile dü-ta (Fuzuli)
“Şakayıkın alnı yeri öpmekten
yaralanmıştır. Menekşe de saygıdan dolayı boynunu iki büklüm etmiştir.”
“Beyitte yer alan “ şakayık, alın”
anahtar kelimeleri akla namaz mazmununu getirmektedir. Şakayık, şekil
itibariyle yere doğru bir çiçektir. Şakayıkın bu durumu hüsn-i ta’lil ile sanki
saygıdan ötürü yeri öpüyormuş şeklinde yorumlanmıştır. Burada rükuya varan ve
secde yapan insan tasvir edilmiştir.” ( Tarlan, 1985)
Bu şiirde görüldüğü gibi, klasik
şiir gücünü kullandığı mazmundan alır. Şair, rükûya varan insan tasvirini
şakayık çiçeğiyle sağlamıştır. Sayfalar dolusu anlatabileceği birçok şeyi tek
bir sözcüğe sığdırarak, şiirde sanatlı bir söyleyişi yakalamıştır. Eğer, klasik
şiiri oluşturan bu mazmunlardan uzaklaşılırsa zamanla klasik şiir anlaşılmaktan
da uzaklaşılarak, gelenek anlaşıl(a)mayacaktır.
“Divan
şiiri her şeyden önce bir gelenek şiiridir. Bu gelenek çerçevesinde şiirin çoğu
kuralları çok önceden belirlenmiş ve şairlerin önlerine konulmuştur. Divan
şairi elindeki bu hazır malzemeyi kendi his, duygu, düşünce ve hayal dünyasının
potasında eritir. Daha sonra meydana getirdiği bu ürünü belli bir nazım şekli
ve ölçüsü içerisinde kalıba döker.” (Tarlan,1990) Gelenek: Bir toplumda, bir toplulukta eskiden kalmış olmaları
dolayısıyla saygın tutulup kuşaktan kuşağa iletilen kültürel kalıntılar,
alışkanlıklar, bilgi, töre ve davranışlar, anane. (TDK) Bir dönemi anlamak ancak
o dönemin geleneğini iyi anlamaktan geçer. O döneme has özelliklerin tümü bizi
geleneğe götürürken, şairleri de bu genellemeden ayrı düşünmemek gereklidir.
“Divan
şiirini anlamak için öncelikle divan şiiri ve kültürüne aşina olmalıyız. Sonra
şairin yaşadığı devrin maddi-manevi kültür dünyası hakkında bilgi sahibi
olmalıyız. Daha sonra divan şiirinin önemli malzemelerinden olan edebi
sanatlara vakıf olmalıyız. Ancak bu bilgilere sahip olduktan sonra mazmunları
anlayabilir ve divan şirini anlamlandırabiliriz.” (Akün,1994) Divan şiiri
kültürünü anlamamak, divan şiirini anlamayı zorlaştıracağı gibi o döneminde
kendine has edebiyatını anlamayı, böylece o döneme ait estetik zevk ve
duyuşları zorlaştıracaktır.
Klasik
şiirimizin zengin iç dünyasını oluşturan mazmunlar, divan şiirinin kuruluşundan
itibaren gelişerek basit mazmunlardan yani benzetme niteliği olan mazmunlardan
uzaklaşarak zaman içerisinde şiirdeki incelmenin ve hayaldeki genişlemenin
neticesi olarak benzetme yerini istiareye, özellikle açık istiareye yerini
bırakmıştır. Yani “şair artık gül ile birlikte sevgilinin yanağını, servi ile
boyunu, nergis ile gözünü bir arada vermek yerine sadece gül, servi, nergis ve
sümbül diyerek neyi ifade etmek istediğini dolaylı bir şekilde dile getirmeye
çalışmıştır. 16. ve 17. yüzyıldan itibaren Baki, Fuzuli ve Hayali Bey gibi
şairlerin elinde şiir daha bilinçli bir yaklaşımla işlenmiş ve şiir dili
sanatkârane bir hüviyet kazanmıştır. İşte bu noktada karmaşık mazmunların da
şiire girmeye başladığı görülür. Bu noktada şiirin anlamı veya şairin neyi
kastettiği çok da açık bir nitelikte değildir. Divan şiiri kültürüne ve şairin
edebi kişiliğine vakıf olmayanlar için şiirin anlamını yakalamak gerçekten zor
bir hale gelmiştir.” (Levend,1984)
Zamanla uzaklaşılan mazmunlar, eskinin yaşama
dünyasını ve inceliklerini terk etmemize de neden olmuştur. Bu durumda
beraberinde eski şiirin anlaşılmasını güçleştirmiştir. Asırların süzgecinden
gelişerek gelen mazmunlar, yenileşmenin başlangıcı olarak kabul edilen
Tanzimat’la birlikte dünyasına yeni kavramlar, imajlar ve hayaller alır.
Esasen, klasik edebiyatın yaşanılan sosyal hayatın ve onun meselelerinin
tamamen dışında kaldığını söylemek pek mümkün değildir. “Klasik Türk
edebiyatında da günlük hayatı ve sosyal meseleleri konu edinen eserler kaleme
alınmıştır. Fakat toplumun ve ona ait problemlerin
edebiyatta ön plana çıkması, fikrin hisse galip gelecek tarzda edebi eserin
bünyesine girmesi, kısacası toplumun çeşitli sosyal, kültürel, siyasi ve
benzeri meselelerinin geniş bir şekilde konu olarak ele alınması, Tanzimat
sonrasında batı etkisinde gelişen Türk edebiyatıyla gelişir.” (Demirel,2002)
Batı edebiyatına yöneliş ve yeni edebiyat
ikliminde yetişen kuşaklar giderek eski tarz denilen şiir dünyasına
yabancılaşmaya başlamıştır. Ancak, bu yöneliş adeta bir ihtiyaçtan ortaya
çıkmıştır. Yeni şiir, şiirde yenilik arayışı neticesinde gerçekleşir. Kendisini
sürekli olarak tekrara düşen klasik sanatçı, insanların duygu ve düşüncelerine
yeterince yer verememeye başlamıştır. Böylece, zamanla klasik şiir terk edilmiş
ve batı normlarında yeni şiir anlayışı kabul edilmiştir.
“On dokuzuncu asrın ilk yarısında Türk
şiirinin manzarası bir bakıma geçen asırlardan pek farklı değildir. Nedimden
sonra arazı iyiden iyiye görülen fakat başlangıcı daha evvelce çıkan bir zevk
bozulması ve dağılışı, ilhamın umumiyetle küçük, kelime ve ifade oyunlarına
dayanan buluşlardan öteye geçememesinden gelen yoksulluk, mesnevilerde Nabi’den
beri çalışılan fakat bir türlü sırrı bulunamayan bir yerli icat arzusu, daha
ziyade nesre ait hususiyetlerin artması, bu yarım asrın şiirinin de esas
vasıflarıdır. Hamlesini yöneltecek,
dağınık tecrübelerine düzen verecek ana fikirden mahrum olduğu için
bayağılıktan öteye geçemeyen bir realizm ve yerlilik zevki, daha ziyade
değerlerin zayıflamasından gelen sensualité (nefsine düşkün) teşhiri,
söyleyecek hiçbir şeyi olmayan insanların vakit geçirmek için konuşmasını
andıran yarenlik edası, ilk göze çarpan şeylerdir. Ne halk ifadesine ve diline
gittikçe artan ilgi, ne nazirecilik dolayısıyla sık sık eserlerine dönülen eski
şairlerin tesirleri, ne de geçen asrın sonunda, yani Galib’in musammatlarla
yapmağa çalıştığı geniş nefesli ve hamleli şiir tecrübesi ve yine onun
tesiriyle hızını artıran mevlevi ve tasavvufi ilham bu çözülmüş manzarasını
değiştiremez. Sanki bütün pınarlar kurumuş ve insan çırılçıplaktır. Ve sanki insanın
yerin aruz vezninin bizzat kendisi ortada dolaşıyor, halk ağzından ve hayattan
topladığı ifadeler üzerine tek başına küçük, manasız oyunlar yapıyordu.” (Tanpınar,2003)
A.H. Tanpınar’ın ifadesiyle saray istiaresi
etrafında dönen ve önemli bir tarafıyla saray edebiyatı olan klasik edebiyatın
dili de seçkin tabakaya hitap eden bir dildi.(Tanpınar,2013) Tanzimat
sonrasında gelişen batı tesirindeki Türk edebiyatındaki değişmenin yaşandığı
sahalardan biri de dil olur. Saraydan çıkarak yalıları, köşkleri, mesire ve
eğlence yerlerini, sokağı konu almaya başlayan edebiyatın muhtevasında kendini
gösteren bu değişme dilde sürer. (…) Bütün bu çalışmalar ve uygulamalar yeni
bir edebiyatla birlikte, hatta edebiyattan önce yeni bir dilin oluşmasını
sağlamak içindir. (Korkmaz,2007)
“19. yüzyıl klasik edebiyatın kendini
yenileyemediği ve güçlü bir temsilci yetiştiremediği yüzyıl olur. Yüzyılın
başlarında Enderunlu Vasıf ve Enderunlu Fazıl, Nedim’in yolunu takip ederek
mahalli hayatın incelmiş İstanbul ağzıyla yer yer karşılıklı diyaloglara
girişerek, yansıtırlar.” (Tanpınar, 2007) Tanzimat’la birlikte Şinasi, şiirin
muhtevasında değişiklik yapar. Şinasi, her şeyden önce, eski münacatları
dolduran malzeme yığınını ayıklar. Tanrı fikrini yeryüzüne ait teferruatla
değil, kâinatın bütünlüğü içinde ortaya koyar. Gayesi sanat göstermekten ziyade
Tanrı ile kâinat arasındaki münasebeti anlatmaktır. (Kaplan,1978) Bu da
gösteriyor ki yenilikçi sanatkâr, klasik sanatkârdan aynı konuyu ele aldığı
eserlerde bile ayrılma noktasına gelmiştir. (Demirel,2002)
Klasik Türk şiirinde ciddi bir şiir
zafiyetinin oluşması gelenekten kopuşla birlikte başlar. (Çetişli,2007) Yahya
Kemal Beyatlı bu hali, somut; ama ironik bir teşbih çevresinde şöyle anlatır: “ Bir naaş nasıl yavaş yavaş solar, çürür,
lime lime olur, bir kemik çerçevesi kalırsa Türk şiirinin de öyle, önce ruhu
çekildi, sonra yavaş lisanı çürüdü, vezni bozuldu, ahengi çetrefilleşti.
Nihayet kuru bir iskeleti kaldı.
Senelerdir en usta sanatkârlar bu iskeleti diriltemiyor. İnkıraz
devirlerinin başlıca farikasıdır, bir edebiyat ölürse lügat, vezin, sarf, nahiv
hevesleri ortalığı sarar, edebi nazariyeler kaynaşır, yenilik bir iptila olur,
şiirin kendi ölür binlerce şair ürer; tıpkı bir naaş, ruhu olduğu zaman bir
vücutken, çürüdükten sonra bir kurt mahşeri kesildiği gibi.” (Demirel,2002)
18. yüzyılda Şeyh Galip’le son zirve
hareketini geliştiren Divan şiiri, bundan sonra düşüşe geçmiş, 19. yüzyılda
Encümen-i Şuara’nın elinde kendini tekrar etmekten öteye geçememiştir. Yeni
Türk şiirinin ilk temsilcileri (Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa), ilk şiir
zevklerini Divan şiiri mısralarında tatmış, ilk denemelerini o vadide yapmış
olsalar da en sert eleştirilerini yine ona yöneltmişlerdir. 20. yüzyıla
gelindiğinde Divan tarzını “taklidi” olarak devam ettirmek isteyen üç-beş
kişiden başka bir şey görülmez. Bu yüzyılda Divan şiiri bakımından tek ciddi
faaliyet, Yahya Kemal’in neoklasik anlayış içinde kaleme aldığı ve ileriki
yıllarda eski şiirin rüzgârıyla isimli kitabında toplayacağı şiirlerdir. (Korkmaz,2007)
Sonuç olarak; ortaya konulan görüşlerden hareketle,
mazmunun Divan şiiri geleneğinin ve imaj dünyasının önemli bir parçası olduğunu
rahatlıkla dile getirebiliriz. Divan şiiri öylesine bir gelenektir ki, bu
geleneğe, en şöhretlisinden, belki de esamisi dahi okunmayan şairine kadar
herkes, sıkı bir şekilde uymayı önemli görev bilmişlerdir. Yüzyıllar boyunca
hemen hiçbir şair bu geleneğin dışına çıkma ve yeni arayışlara yönelme ihtiyacı
hissetmemiştir. Ancak bununla beraber şunu da yapmışlardır: kendileri kadar ki
süre içerisinde, bu gelenek çevresinde söylenmemiş, dile getirilmemiş
duyguları, düşünceleri hayalleri, mecazları, teşbihleri, istiareleri,
mazmunları terennüm ederek, geleneğe farklı boyutlar kazandırmışlar; bir
anlamda kendilerine has bir ekol oluşturmuşlardır.
“Mazmun
aynı zamanda, Divan şairinin edebi kişiliğinin tespitinde de önemli bir
malzemedir. Bir bakıma mihenk taşı olarak da düşünülebilir. Çünkü şairin ortaya
koyduğu yeni/orijinal mazmunlar onun edebiyat dünyası içerisindeki yerini
önemli derecede belirlemektedir. Bunun yanında var olan mazmunları tekrarlayan,
kendini aşamayan ve geleneğin sığ kalıpları içinde kalan şair bir bakıma
sıradanlığın çemberin içinde dönüp duracaktır.” (Demirel,2002)
Sedat Yılmaz
04.03.2014
Sarıyer\İSTANBUL
KAYNAKÇA:
Tanpınar A. H. , Edebiyat Dersleri, Dergâh
Yayınları, İstanbul, 2013
Tanpınar A. H. , 19. Asır Türk Edebiyatı
Tarihi, Çağlayan Kitabevi, İstanbul, 2003
Levend A. S. , Divan Edebiyatı, Enderun
Kitabevi, İstanbul, 1984
Korkmaz, R. , Yeni Türk Edebiyatı El Kitabı,
Grafiker Yayınları, Ankara, 2007
Çetişli İ. , . Meşrutiyet Dönemi Türk Edebiyatı,
Akçağ Yayınları, Ankara, 2007
Tural S. , Edebiyat Bilimine Katkılar,
Ankara, 1992
Akün Ö. F. , Türkiye Diyanet Vakfı İslam
Ansiklopedisi C.9, İstanbul, 1994
Türkçe Sözlük, TDK, Son Basım
Makaleler:
Demirel Ş. , Mazmun Üzerine Bir
Değerlendirme, Türk Dünyası Sosyal Bilimler Dergisi, 2002
Prof. Dr. Ali Nihad Tarlan’ın Makalelerinden
seçmeler, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, Ankara, 1990
Demirel Ş. , Mazmundan İmgeye Bir Yolculuk,
Fırat Üniversitesi Türkçe Eğitim Bölümü, 2006
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder