‘Yoruldum’
Yine her zamanki gibi en sonda söyleceğimi en başta söyledim sanırım. ‘Korkuyorum’ mu
demeliydim acaba? Neyden korkuyorum ki? Yaşamaktan belki de. Ya da ne yaşayacağımı
bilememekten. Evet, bundan korkuyorum en fazla. Yarının neleri getireceğini bilememekten.
Aslında eğlenceli olması gerekmiyor muydu? Yani, sonuçta insan gün be gün neler
yaşayacağını bilse çok daha sıkıcı olmaz mıydı herşey. Askerde olduğu gibi olmaz mıydı?
Her gün birbirinin aynısı. Bilmem kaç sayılı kanun gereğince er ve erbaşların düzenlenmiş
günlük işler çizelgesi. Hepsi aynı. Değişmez. Orayı, bu kadar sıkıcı yapanlardan birisi de
bu değil miydi? Hangi gün veya hangi hafta ne fark ederdi ki, nasılsa yarın hatta ertesi
gün veya bir kaç ay sonrasındaki bir gün de aynı olacaktı. Gerçekten de insanın yarın
neler yaşayacağını bilmesi, günleri daha sıkıcı yapmaz mı? Peki, neden insan yarının neler
getireceğini bilmek istesin ki ? sanırım kortuğu için. Ya da korkak olduğu için. Sanırım en
büyük mesele de bu ‘korkmak veya korkmamak’.
İnsanların hayatlarını şekillendiren yine onların korkuları değil midir? Aldıkları her
kararı, attıkları her adımı ya da düşündükleri herhangi birşeyi korkuları şekillendirmez mi? Bu
nedenle değil mi insanların daha büyük evler yapması, ya da daha ‘korkunç’ silahlar üretmesi.
Ne kadar da ironik değil mi? Korktukları için daha korkunç silahlar üretiyor olması.
Korkmak ve Yorulmak. Kan ve Gözyaşı. Etle Tırnak. Balla Kaymak. Birbirinden
ayrılmayan ne kadar da fazla ikili varmış öyle. Korktuğun için yorulmak. Yorulduğun için
korkmaya devam etmek. Hergün taşıdığı kayanın yuvarlanarak aşağıya düşeceğini bilen
sisifos gibi, yeniden ve yeniden aynı işe başlamak. Sonuçta insan olmak. Doğmak, ölmek.
Arası hep aynı: Büyümek ve büyürken rezilliğini de beraberinde getirmek. Bir iş sahibi olmak
için yıllarca okumak. Sonra okuduklarını, iş hayatında unutmak için yine yıllarca çabalamak.
Borçlanmak. Borçlarını ödemek için çalışmak ve sonuçta: ‘ölmek’. Sanırım oldukça basit bir
denklem. Tek bilinmeyeni ise insan. Varoluşundan beri kendisini anlamlandırmak için yine
kendisinden başka herşeyi anlamlandıran, ama halizahırda kendisine bir anlam veremeyen
insan.
Yine bundan sebep sanırım, Camus’un, ‘yaşamın, yaşama çabasına değmediğini’
söylemesi tesadüften uzak bir çıkarsamadır. Bu düğüm kaçınılmazdır. Yıllar öncesinde de
insanların çok farklı olmadıklarını anlamak için, belki de çok ileri görüşlü olmaya gerek yok.
Aynı istekleri, hevesleri ve hırsları olan insan, yine aynı şeye üzülür, aynı şeyden dertlenir
ve ‘yaşamak’ adı verilen bu kavgadan yenik ayrılırdı. Öyle bir kavga ki, maç başlamadan
önce yeneni ve yenileni belli. ‘Yel Değirmenleri’yle savaşmaksa, sanırım sadece bir
kaç ‘deli’nin başarabileceği bir cesaret işi.
İnsanın yenildiğini kabul etmesi, bir boyun eğişten uzak başkaldırının tecellisidir belki
de. ‘Yenildiğini inkar etmek veya kabullenmek’ sadece mevcut durumun kişi tarafından nasıl
algılandığının işaretidir herhalde, algının sonucu ise mevcut durumu değiştirmeyen, yalnızca
kişide yaşattığı acının bir nebze olsun hafiflemesinin sebebi olacaktır o halde. Çünkü sonuç
değişmezdir. İşte burada başkaldırının sesini duymak gerekir, bence. Yenildiğini baştan kabul
eden insan, buna uygun bir yaşamı seçmekten kaçar ve yenik başladığı hayatta, kaybedecek
nasılsa birşeyi olmadığını kabul etmesi onu, çok büyük(!) riskler almaya iter. Risklerin
sonucunda kazandıkları aslında sadece kazandığını sandıklarından ibarettir. Çünkü hiçbirisini
kazan(a)mamıştır. Mülk Maliki olmaktan uzaktır. Kazandıkları karşısında başkaldırmayı
unutur ve uysallaşarak boyun eğişi kabul eder ki, işte o zaman eşyanın esiri olur ve nisyan-ı
mutlak olan insanın gerçeğine uygun olan ‘acı’yı çekmeye devam eder.
‘Yaşam, anlamdan ne kadar yoksun olursa o kadar iyi yaşanacağı çıkar ortaya.’ Der
Camus. Çağlar öncesinden başlayıp da günümüzde bile, hala cevap arayan bir soruya cevap
vermek ister gibi: İnsan Nedir? Özelinde farklı bir çok tezahürü mevcut bu sual, kapsayıcılık
bakımından hepsinin üstünde bir yer teşkil eder görünmektedir. Bütün sorular, hatta verilen
tüm cevaplar insanı, mevcut sorunun cevabına yaklaştırır veya uzaklaştırır. Temelde oldukça
basit bir cevabı varmış gibi görünen bu muamma, ihtiva ettiği gerçekler bakımından günümüz
dünyasını şekillendirmiş, insan yaşamının temel yapı taşlarının, hemen hepsinin icadına vesile
olmuştur. Eğer bu soru, sorulmamış olsaydı, belki de, insan atomu parçalarına ayırmak
ihtiyacı hissetmeyecek. Atomu parçala(ya)mayan insan, yine atom bombasını bul(a)mayarak
yüzbinlerin ölümünden sorumlu olmayacaktı.
‘Bu dünya gerçekte usa uygun değil, onun hakkında tüm söyleyebileceğimiz
bu.’ diyen Camus, dünyayı algılama noktasında o kadar ince bir dönemeçten dönmüştür
ki, ihtimal, bir adım ötesi sonsuz bir ışığın parlaklığında ve tüm gerçekliğiyle önüne
serilecekken, bakıp da göremeyen bir pozisyona sevketmiştir onu. Dünyanın akılla
algılanmaktan uzak oluşu belki de, mayasında, akıldan ziyade, hislerin kuvve-i maneviyesinin
hamurunda yoğrulmuş olmasında gizlidir.
‘Uyumsuz insan’ olarak tanımladığı, mevcut durumun ağırlığıyla bir türlü bilinemeyen
gerçekleri arayan, dış dünyadan kopuk bir bilinç altında, topluma ve kendisine ‘yabancı’
insanın trajedisidir Camus’un anlattıkları. Umutsuzdur. Yenilmişliğini inkar eder. Sorması
gereken soruları sormaktan uzak, kendi mizansenindeki dünyasında varolma çabası arayan
insanlardır. ‘ Yarını düşünmek, kendine bir amaç seçmek, yeğlemeleri olmak, tüm bunlar
özgürlüğe olan inancı gerektirir, ... işte bu özgürlüğün olmadığını çok iyi biliyorum’ diyecek
kadar karamsardır ‘Camus’un İnsanları’
‘Yorgun ve Korkak’, kendisini yalnızlaştıran insan. Herşeyden, her yerden kendisini
izole eden, fil dişi kulesinde, mevcudiyetinin ihtiyacı olan ‘yapay’ huzur ve rahatlığın
esaretinde yaşayan Homo Sapiens. Herhalde, yakınlaşmaktan şiddetle kaçan bu insana
yapılacak en yalın tanım: ‘yalnız’ kelimesinde gizlidir.
Evrimleşmek diye bir gerçeğe inansaydım eğer, insanın şuan içinde bulunduğu
durumda, toplumdan uzak, bir başına yaşayabilen bir canlıya evrimleştiğine inanırdım
sanırım. Toplumdan uzak ama yine de ona bir o kadar muhtaç. Bütün birikimini ise onlardan
uzak bir yeteneğe sevk ettiğine inanırdım muhtemelen. Toplumun bize biçtiği rol model
karşısında, gerekliliklerini yerine getirmiş olmanın verdiği gururla ve yine kendisini
sınırlandırmış olduklarından duyduğu nefretle, izole bir yaşam biçimini seçmiş olduğunu
düşünürdüm.
Bu kadar düşünmek, düşündüklerini yazmak. İnsanın doğasında var olan başkaldırma
anlayışına paralel bir hareket olsa gerek. Ancak günümüzde insanların artık, değil
başkaldırmak, uysallaşıp boyun eğmekten de yorulduğu bir zamanda, sanırım korkmanın
yorgunluğu tetiklemesi, yorgunluğunda doğal sonucu olarak yalnızlaştırması bir kader
olmaktan çok uzak değil. Yine fasit dairemizde başladığımız yerdeyiz. Belki de bu nedenle
sonda söylemem gereken birşeyi en başta söylemekti sebebim:
‘Yoruldum’
Sedat YILMAZ
24.05.2012\ Narman
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder